Kadınlar Matinesi

Git kendini çok sevdirmeden…

Bu hafta arkadaşım Aslı ziyaretime geldi. Öyle bir günlüğüne de değil… Toplamış valizini (pijama, laptop, telefon, şarj, spagetti, özel sarımsaklı bol naneli tereyağı ile birlikte ki klasik olarak her buluşmamızda yediğimiz spagettimizi yapabilelim), toplam 3 günlüğüne…Tabii ki yoğunuz, onun elinde laptop, benim elimde laptop, ben siteme yazıyorum, o sitesine yazıyor (meraklısına duyurulur www.asliastari.net ; çok keyifli bir site, kadın kısmısının da sporla hatta özelinde futbolla nasıl ilgilendiğini kanıtlar nitelikte)

Gündüz öyle yoğunuz ki neredeyse birbirimizle hiç konuşmuyoruz, ne o birlikte vakit geçirecektik sözde:-) Akşam, önce benim işime kanalize olduk; çocukluğumuzdan kalma çok özlediğimiz “Dirty Dancing” filmini izlemeye koyulduk. Ben de ilk aşık olduğumda o yaşlardaydım, aynı “Bebek” gibi karşımda O’nu görünce (uzaktan bile olsa) nereye bakacağımı bilemez, cümle kuramaz, elim ayağım birbirine dolanırdı. Ne çok özlemişiz meğer filmi. Dans sahnelerini tekrar tekrar ve hasetle karışık imrenerek izledik. Patrick Swayze’nin ölümüne bir kez daha üzüldük. Jennifer Grey’ın ne kadar şirin göründüğüne karar verdik. Sonra baktık ki 50 yaşına gelmiş o filmden bu yana, hemen fotoğraflarını araştırdık, hala ne kadar genç göründüğünü oy birliğiyle onayladık.

Dirty Dancing

1988’de Oscar da kazanan o mükemmel şarkı “The Time of My Life” eşliğinde “Kimse Bebek’i bir kenara atamaz” repliğiyle eğlendik.

Sonra tabi onun işi geldi peşi sıra; GS-Sivas maçı, oturduk onu izledik, kâh sinirlenerek, kâh arada heyecanlanarak. Sonuç; ikimizde Galatasaraylıyız, biraz bozulduk.

Ertesi gün sabah kahvaltısından (sucuklu yumurta yedik) hemen sonra başladık yine işlere, yazı yetiştirmeye (bu arada yine hiç birbirimizle ilgilenmiyoruz, kasıtlı değil, iş çok ne yapalım)

Akşam ise en keyifli kısımdı, iki film birden yaptık, tam bir Merly Streep gecesi…önce “Julie&Julia” ile başladık (benim ikinci izleyişim bu arada). Arada 50 yıllık farkla, iki farklı kadının – Julie ve Julia’nın – birbiriyle kesişen yanları ve yaşamı. Meryl Streep’e doyamadık, gerçekten doyamadık. Meryl bizi kesmedi ya, doyamadık ya, hemen ardından  “It’s Complicated” ile devam ettik. 5 dakika önce nasıl bir karakterdi, şimdi nasıl bir karakter (film ile ilgili daha detayda bilgiyi “Film Kritik” bölümünden okuyabilirsiniz). Eğer bu filmi hala izlemediyseniz, size önerim açın şarabınızı, en keyifli anınızda izleyin. Keyfinize keyif katacağına eminim. (Hoş biz çay eşliğinde izledik, o da olur)

Julie and Julia
Its Comlicated

Biliyorsunuz bu yıl en iyi kadın oyuncu Oscarını Sandra Bullock kazandı. Kabul diyorum, “The Blind Side” kesinlikle güzel bir filmdi. Özellikle Amerikalıların fazlasıyla hoşlandığı kahramanlık konusu bunu pekiştirmiş, gerçek hikâye olması da ayrı bir bonus katmış. Bullock bu filmde her zamanki çizgisinin dışına çıkarak, romantik komediye bir süre ara vermiş görünüyordu. Bana göre de başarılı bir performanstı, kabul. Filme ve Sandra Bullock’a hiçbir diyeceğim yok. Ama tüm bunlara rağmen, Meryl Streep’in Julia Child rolüyle Oscar’a daha yakın durduğunu düşünüyordum hep. Gerçekten harikalar yaratmış, siz de izlediyseniz eğer eminim bana hak vereceksiniz.

İki film birden faslımız bitince, döndük yine işlere. Sonra, gece 01.30 gibi yattık. Uzaktan odalar arası iki gün ve gecedir yapamadığımız sohbeti yapmaya başladık. Aman tanrım, hafif uykuluyuz ama konu konuyu açıyor. İnanmayacaksınız ama bu durum 04.00’e kadar sürdü. Sonra ne mi yaptık? Hiç uzatmadan kalktık, salona geçtik, sigaralarımızı yaktık (burada Bekir Coşkun’un yazısı misali sigaraya ‘buzlama’ koyuyorum!) ve saat 05.00 kadar bol bol dedikodu yaptık…

İşte budur… Bugün misafirimi yolcu ettim. Haa, bu arada başka şehirden geldiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, İstanbul’un karşı tarafından yani Avrupa yakasından geldi.

Şimdi hem dostumun hem de dostum olsa ne hoş olmaz mıydı dediğim Meryl Streep’in arkasından yazıyorum; ‘gidin kendinizi çok sevdirmeden’

Bon Appetit…

Hilal


Leave a Reply