Hanna

Küçük bir kız, ölüm makinesine dönüşürse… Yönetmenliğini Joe Wrigth’nin yaptığı ‘Hanna’, ünlü oyuncuları kadrosunda topluyor. Filme adını da veren küçük oyuncu Saoirse Ronan ile (ki önceki çalışmaları ‘Atonement – Kefaret’deki rolüyle Akademi Ödülü adaylığı kazanmıştı) yolları tekrar kesişen Wright, masalsı, karanlık bir aksiyon filmi sunuyor bizlere. Eric Bana ve nefret etmeye çok yaklaştığımız Cate Blanchett ise, filmin ağır topları. Film, beyazlar içinde mükemmel görünümlü doğanın yanı sıra acımasız bir ilk sahneyle açılıyor. Anlıyoruz ki küçük Hanna, yaşı ve sevimliliğinin çok ötesinde bir ölüm makinesi olma yolunda. Böylece, bir bilinmeze doğru sarmaya başlıyor film. Eski ajan Erik (Eric Bana), kızını kuytu köşelerde, küçük bir orman kulübesinde yetiştirirken, küçük Hanna kıvama geldiğinden, artık gerçek dünyadaki işine odaklanabileceğinden emin. Karşı tarafta ise bunu sabırsızlıkla olduğu kadar korkuyla da bekleyen Merissa (Cate Blanchett) var.

İzole ortamdan kalabalık mekânlara

Sükûnet ve vahşi doğa, çok geçmeden yerini kalabalığa bırakıyor. Çok dilli ve mekânlı sahneler, filme apayrı bir özellik katarak, Fas’ından İspanyasına uzanan ve Almanya’da sonlanan kadrajıyla rengârenk bir yelpaze sunuyor. Hanna’nın yeni dünyasında ‘5.Element’ tarzı başlayan aksiyonu, kendini bulma ve adapte olma sahnelerine karışıyor. Finlandiya’dan çıkıp Fas’a gidiyor, oradan da İspanya’da demir atıyoruz. Daha ötesi ise, baba – kız arasındaki son durak. Filmin, bu rengârenk mekân yelpazesi dışında şaşırtan diğer yanı ise böylesi soğuk duruşlu aksiyon ve dram karmasından hiç beklenmeyen, değme komedilere taş çıkartan esprileri. Özellikle de Faslı otel sahibiyle geçen diyalogların hakkını teslim etmek gerek.

‘Kefaret’ ile genç yaşında en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar’a aday olmasının yanı sıra, tıpkı ‘Cennetimden Bakarken’de olduğu gibi bu filminin de merkezine yerleşen, aslında rüştünü çoktan ispatlamış Saorse Ronan, küçük yaşanın çok üstünde oyunculuğuyla, filmin en başarılı isimlerinden biri. Eric Bana, kızını korumaya ve eğitmeye adamış baba figürüyle biraz silik kalsa da, dönem filmlerine her zaman daha çok yakıştırdığım Cate Blanchett, usta işi bir performans sergiliyor. Takıntılı, asabi nam-ı diğer Merissa Wiegler, titreyen dudakları ve acımasız tavrıyla nefret edilecekler listesine girmeye çok yakın dururken, filmin gizli kalmış kahramanlarından biri de, kötü adam Isaacs rolüyle hiç şüphesiz Tom Hollander oluyor.

Ancak, kaçma kovalamaca, ajan çatışmaları ve kendine has aksiyonuyla çok sıkı başlayan film, maalesef devamını ve sonunu aynı şekilde getiremiyor, kendi içindeki tutarsızlıkları ve can alıcı olması gereken noktaları ıskalamasıyla, hevesi biraz kursakta bırakıyor. Sürpriz olamayan finaliyse ön plandaymış gibi gösterilen gizem ve ‘mesele’ye haksızlık ediyor. Üst sınıf bir oyuncu kadrosunun beklentiyi daha bir perçinlediği gerçeği de eklenince, bir parça hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz. Ancak tüm bu eksiklikler, farklı görüntüleri ve etkili oyuncu kadrosuyla karşılaştırıldığında önemsiz kalıyor ve ortaya keyifli bir seyirlik çıkıyor.

İyi Seyirler

Hilal Çetinder

 


Leave a Reply