Salgın – Contagion

Filmekimi seçkisinde de yer alan ‘Contagion – Salgın’, seri yönetmen Steven Soderbergh imzası taşıyor. Oscar ödüllü Soderbergh’in (Trafik), küresel gerilimi mercek altına aldığı filminin kadrosunu Marion Cotillard, Laurence Fishburne, Matt Damon, Gwyneth Paltrow, Jude Law ve Kate Winslet gibi uluslararası yıldızlar dolduruyor.

Birden çok alt hikâye (ki aslında tek bir konu) ve karakterin yer aldığı film, neredeyse belgesel kıvamında, sade ama seri ilerliyor. Bu nedenle starların peşi sıra geldiği künye sizi yanıltmasın. ‘Salgın’, karakterlerin olası dram ya da eğlenceli hikâyesiyle, hele de kesişimiyle hiç ilgilenmiyor; tek bir konuya odaklanarak  karakterlere belirli bir periyotla dönüyor.

Gwyneth Paltow gizemli mini hikâyesiyle filme ilk giriş yapanlardan. Laurence Fishburne Koruma Merkezi doktorunu canlandırırken farklı konumlardaki ekibini diğer ünlü isimler oluşturuyor. Jude Law aktivist bir blogger (internet medyasının göreceli yükselişine bir parantez), Matt Demon ise karısını ve üvey oğlunu kaybeden acılı baba olarak karşımızda. Bir yanda virüsü durdurma çabaları, diğer yanda beraberinde gelen kriz ve sırasıyla sergilenen süreç.

Beth Emhoff’in (Gwyneth Paltrow), Hong Kong’daki iş gezisinden evine dönüş yolculuğuyla başlayan kısa hikâyesinde tanışıyoruz hastalıkla ilk olarak. İlk bakışta belli belirsiz gibi görünen semptomların ardından kısa sürede ölümle sonuçlanan ilk vakalarla devam ediyoruz…

Sadece anlık bir temasla minyonlara yayılan öldürücü virüsün, yer ve zaman skalasında, olan dışında hiçbir ekstra sapma veya duyguya vakit ayırmayan görseli fazlasıyla gerçekçi duruyor. Çok karakterli ve beraberinde geleceğini düşündüren paralel hikâyesiyle beklenti yaratıp sonrasında ters yüz etmesini, karakterlerini sadece an görseliyle yansıtan tavrının, değil derinine inmek yüzeysel olarak bile tanımamıza olanak tanımadığı halde, olanı anlatış stilinin bir yönetmenlik başarısı olduğunu düşünüyorum. Ancak, tüm bu sadelikten, mesafeli duruştan etkilensem de, filmi çok sevdiğimi söyleyemem. Özellikle de ucu açık kalan ve giderek anlamsızlaşan kimi mini hikâyelerini.

Böylesi bir salgın alarmı başlı başına bir gerilim unsuru olabilecekken, bir süre sonra resmin bütününden çıkıp bir dedektif edasıyla ‘ne zaman ve nasıl başladı?’ sorusunu sorarken bulabilirsiniz kendinizi. Sodergberg, ilk anı bulmadan, başlangıcını görmeden rahat edemeyeceğimizi düşünmüş olmalı ki, etkileyici ve tatmin edici bir final sunuyor bize… Ve bana göre filmin en hoş bölümünü de bu ‘son’ oluşturuyor.

İyi Seyirler,

Hilal Çetinder


Leave a Reply