The Hunger Games

Hogwarst büyücülük turnuvası değil, Panem hayatta kalma turnuvası…

Çok satan kitapların beyazperde transferine yeni eklenen ‘Açlık Oyunları – The Hunger Games’, ‘The Underand Chronicles – Yeraltı Günlükleri’nin yazarı Suzanne Collins’in yeni serisinin ilk kitabı. Aslına bakarsanız bu distopik roman üçlemesinin bir başarı öyküsü olduğunu söylemek yanlış olmaz; zira ilk kitap 2008 yılında, devamında gelen diğer iki kitap (‘Ateşi Yakalamak’, ‘Alaycı Kuş’) peşi sıra yıllarda vitrinlerdeki yerini aldı. Ve Hollywood’un, bu karanlık ve fantastik gençlik hikâyesinin tılsımından etkilenmesi, üç (aslında dört; son film moda olduğu üzere iki bölüm olarak düşünülüyor) serilik film projesi yaratması çok kısa bir zaman aldı. ABD ile aynı tarihte vizyona giren ‘Açlık Oyunları’nın yönetmeni ‘Pleasantville – Yaşamın Renkleri (1998)’, ‘Seabiscuit – Zafer Yolu (2003)’ gibi filmleriyle de tanınan Gary Ross.

Çoğu bilimkurgu hikâyelerinin vaadettiği gibi karanlık, anti-ütopik bir geleceği resmeden ‘Açlık Oyunları’, Panem adlı uygarlığın kapılarını aralıyor; biri yok olmuş, 12 eyalet ve acımasız rejimi uygulayan insanların konuşlandığı merkezde geçiyor. Başkent Capitol’ün her yıl düzenlediği geleneksel ‘Açlık Oyunları’, 12 eyaletinden toparladığı, biri kız biri erkek, 24 çocuğun omuzlarına yüklenen diyeti anlatıyor. Özel yeteneğinden bağımsız seçilen kişinin (kurbanın) zafere ulaşma yolu ölümcül bir savaştan geçiyor ve ipi göğüsleyenin arkasında kimseyi bırakmadan finale ulaşması şart koşuluyor.

Renkli oyuncu kadrosu

Filmin başrolünde yer alan Jennifer Lawrence, tıpkı ‘Winter’s Bone – Gerçeğin Parçaları’nda olduğu gibi yaşından önce olgunlaşmak zorunda kalan, kardeşine ve ruhen kendinde olmayan annesine bakmakla yükümlü ‘küçük kadın’ olarak karşımızda. Lawrence, yarışma meclisinin şölen havasında sergilediği ‘açlık oyunları’ seçmelerinde, kardeşinin yerine gönüllü olarak yarışmaya katılan Katniss rolüyle bu uzun soluklu, iddialı serinin en güçlü ismi haline geliyor. Filmin belki de en ilginç görünümlü karakterlerinden Effie Trinket’i canlandıran Elizabeth Banks, realty şovun sunucusu Caesar Flickerman – Stanley Tucci, önceki yarışlarda hayatta kalmayı başaran antrenör Haymitch – Woody Harrelson, ‘Precious’ filminde olduğu gibi iyimser bir Lenny Kravitz (stilist Cinna) ve başkan Snow – Donald Sutherland filmin ilgi çekici isimleri.

Tıpkı Alacakaranlık serisinde olduğu gibi ortaya olası bir aşk üçgeni kondurmayı da ihmal etmeyen kitap/film, renk katmanlarına ayrılmış olarak ilerliyor. Soğuk, gri tonlu kasvetli bir dünya, rengarenk ve gereğinden fazla ışıltılı, şov dünyasını resmeden, hicivsel, şaşalı bambaşka bir dünya…  Biri adeta birbirinin kopyası gibi yaşayan insanlarıyla, sanki karantinaya alınmış, çitlerle çevrili girişi de çıkışı da olmayanların, diğeri yozlaşmış elitistlerin ve karikatürize görünümlü seçkinlerin dünyası.

Yetenek’sizsiniz…

Hayatta kalma yolunun öldürmekten geçtiği arenada coşkuyla karşılanan katılımcıların, yarışmanın gidişatıyla düzene ayak uydurmaları, dünyanın geneline yayılan programlardaki gibi ünlü olmuşçasına şovun bir parçası haline gelmeleri şaşırtıcı olduğu kadar ürkütücü aslında. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı, kimliği yok edilenlerin sahte gövde gösterisiyle ortaya çıkan malzemeyi yere göğe koyamayan bir yönetim… Her yıl yenilenen yüzler, realty şovun başrolüne yerleşen yeni oyuncular… Aslında zaten gerçeğini yaşayan, fakirlik ve açlıkla boğuşan halka zorla izlettirilen ölümcül ‘Açlık Oyunları’ gösterisi, altında yatanı ve işleyişi farklı da olsa, televizyon şov dünyasının psikolojisine de işaret ediyor bir anlamda…

Sınıfsal farklılıklarla bütünleşen, ‘ne kadar yardım alırsan, o kadar borçlanırsın’ kanunuyla ilerleyen, sisteme başkaldırmanın mümkün gözükmediği yakın gelecek kurgusu, vahşetini buradan alıyor olmalı ki oyunun kurallarından doğanı biraz görmezden geliyor. Kanın gövdeyi götürmediği bir dil bu kez lehe çalışmıyor ve ölümleri, hemen bir üst tura geçip, arkamızı hızlıca dönüp gideceğimiz bir bilgisayar oyunundan farksız hale getiriyor.

Taze biten Harry Potter ve bitmesine sadece bir tık kalan ‘Alacakaranlık’ serilerinin yarattığı boşluk hazırken, seriyi okuyanların ve özellikle gençlerin ‘Açlık Oyunları’ ile ayrı bir bağ kurup, devamını sabırsızlıkla bekleyeceğine eminim… Ancak kitaplarını okumamış biri olarak aynı bağı kurduğumu söylemem elbette pek mümkün değil.

Sinema dünyasının en fazla gişe hasılatı elde eden filmlerini çoğunlukla fantastik yapımlar oluştururken, eskilerin dumanı hala tüterken, yeni gelene ‘hoşgeldin’ demek en doğru karşılama şekli olacaktır sanırım.

İyi Seyirler,

Hilal Çetinder


Leave a Reply