Bir festival daha geldi… geçiyor

Geldi…

31. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ederken, izlenilenleri yazıya dökmek için vakit bulamamak sevindirici gerçekten. İlk haftayı bitirip yenisine girerken izlediklerim arasında ilgimi çekenleri -kısa kısa da olsa- sıralamak, diğer haftaya yeni bir başlangıç yapmak için soluklanma zamanı.

Michael

‘Mayınlı Bölge’ filmlerinden ‘Michael’, aslında bölgenin oldukça dışına çıkıyor. Özellikle son dönemde, altı çizilen pedofil sorununa dikkat çektiği için kaçırmak istemediklerim arasında ilk sıralarda yer alan ‘Micheal’, Marcus Schleinzer’in Cannes’da yarışan ve rahatsızlık düzeyiyle göz dolduran ödüllü yapımı. Çözümü ortalarda görünmeyen hastalığının arkasına saklanan normal görünümlü bir adamın rahatsız edici gerçekliği, normalin altındaki akılların alamadığı anormallik özetle… Ama fazla gözlemci, fazla soğukkanlı. Tüm bu gözlem ve gerçekliğinin yanında, rahatsız ediciliğinin her daim bir tık öne geçmesi ise filmin lehine mi yoksa aleyhine mi çalışıyor, ayrımını yapabilmek zor. Herkese göre değil; önerirken iki, izlerken üç kez düşünülecek filmlerden. Öncesi ve sonrasına eğlenceli filmler eklemekte fayda var.

 

“Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Michael, 10 yaşındaki Wolfgang ile 35 yaşındaki pedofil Michael’in birlikte geçirdiği son beş ayı anlatıyor. Wolfgang’ı kaçırmış olan donuk ofis çalışanı Michael evinde alıkoyduğu çocuğa cinsel tacizde de bulunmaktadır. Kesin yargılarda bulunmadan durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu öykü, en feci suçlardan birini konu alırken kendi dünyasını ve bakış açısını nakleden bir suçluyu merkez alıyor. Michael, sık sık Michael Haneke ile birlikte çalışmış ünlü görüntü yönetmeni Markus Schleinzer’in ilk uzun metrajlı filmi.”

 

Faust

Alexander Sukorov söz konusu olduğunda, Faust’u bir kenarda bırakmak olmazdı. Filmin yoracağı daha gelişinden belliydi üstelik. Venedik Film Festivali’nin ‘Altın Aslan’ını kazanan ‘Faust’, beklediğim oranda bir başyapıt değil belki. Ancak Goethe’nin neredeyse tüm hayatı boyunca adım adım tamamladığı ünlü Alman klasiğinin yeni yorumu, insanoğlunun, varsa eğer, dünyanın sırrına hatta her şeyine sahip olabilmek için ruhunu şeytana satışına Sukorov dokunuşu kesinlikle izlenmeli.

 

“Efsanevi bir klasiğin etkileyici yorumu olan Altın Aslan ödüllü Faust, usta Rus yönetmen Sokurov’un “gücün yozlaşması”nı inceleyen dizisinin Moloch, Boğa ve Güneş’i takip eden son filmi. Goethe’nin bilginin arayışı hakkındaki trajedisinden esinlenen Faust 19. yüzyılda geçiyor ve yapıta adını veren, ruhunu şeytana satan kahramanını izliyor. O bir düşünürdür, fikirlerin sözcüsü, haberleri yayan kişidir; entrikacıdır, hayalperesttir. Açlık, açgözlülük, şehvet gibi temel güdülerin yönlendirdiği adsız bir adamdır. Goethe’nin Faust’una meydan okuyan mutsuz, peşine düşülmüş bir varlıktır. İlerlemek mümkünse neden olduğun yerde durasın ki?”

Cesaret

Festivalin beğeni listeme girenlerinden. İki kardeş arasında doğan sürtüşmenin, beklenene sırtını dönerek aksiyondan uzak duran anlatımı, özellikle yerinde duramaz izleyici içi uygun değil. Yönetim açısından biraz problemli olsa da, oyunculukları ve senaryosuyla ilgi çekici.

 

“Kieslowski’nin en parlak öğrencilerinden Zglinski’nin bu ikinci uzun metrajlı filmi ahlak, yaşamın kırılganlığı ve kader üzerine klasik bir Hitchcock filmini anımsatıyor. Hayatı uçlarda yaşayan Alfred, hızlı arabaları ve adrenalini sevmektedir; aile işleri söz konusu olduğunda elini taşın altına koyan ise erkek kardeşi Jurek’tir. Fakat Jurek acımasız serserilerin saldırısına uğrayınca Alfred hayatını sonsuza dek değiştirecek bir adım atmak zorunda kalacaktır.”

 

Akasyalar

Şaşırtmıyor, izleyenini içine hapsediyor, bunu yaparken inişsiz çıkışsız tavrından ve mesafeli duruşundan uzun süre taviz vermiyor. Ancak yolun sonuna gelip şöyle bir geriye baktığınızda, tüm o sadeliğinin yanında karakterlerine yakınlaştıran dokunaklılığının hakkını aşama aşama teslim edişini görmek, inanılmaz keyif veriyor. ‘Akasyalar’ herkese göre bir film değil, gidilmesi gereken yol 1.500 kilometre ne de olsa… Benim gibi yol filmlerini oldum olası severim diyorsanız, her şeyi göz alıp şans vermelisiniz.

 

“Paraguay’ın başkenti Asuncion ile Buenos Aires arasındaki otobandayız… Bir kamyon şoförü, tanımadığı bir kadını gideceği yere götürecektir. Kadın yalnız değildir; kucağında bir de bebeği vardır. Önlerinde 1.500 kilometre vardır… Başta şoför sessizdir, fakat saatler sonra sohbetleri umulmadık yerlere varacaktır. Yönetmen Giorgelli’nin babasının hastalığıyla başlayan şahsi duygusal yolculuğundan esinlenen bu ilk yapıtı, kırılgan bir ilişki filmi ve bir yol filmi.”

 

Aşk Perisi

Dom ve Fiona ikilisini bilen bilir. ‘Rumba’ ile güle oynaya izlediğimiz Dominique Abel, Fiona Gordon, Bruno Romy üçlüsünün yeni hınzırlığı ‘Aşk Perisi’, Dom ile Peri Fiona’nın aşkını anlatıyor. Pandomim izler gibi izlediğim ve salondan keyifle ayrıldığım ‘Aşk Perisi’ ‘iyi hisset’ görevini yine layıkıyla yerine getirdi. Günün sonuna kalsaydı keşke diyebileceğim ‘Aşk Perisi’ni izlemenizi tavsiye ederim…

Mümkün olmayan bir aşkın imkânsız işleyişi: Bir insan ile bir perinin aşkı. Yaşamın gerçekliğini büken bir aşk hikâyesi. Bir motelin gece resepsiyoncusu olan Dom’un sakin gecesi önce İngiliz bir turistin, sonra da peri olduğunu iddia edip ona üç dilek hakkı sunan yalınayak bir kadının gelmesiyle hareketlenir. Bir dizi gülünç olay boyunca Dom ve peri aşkları uğruna bir araya gelmek için çabalar; çatıların tepesinden sualtına kadar uzanan macera böyle başlar. “

 

80 Mektup

’80 Mektup’, fazlasıyla minimalist tarzının da katkısıyla herkesin hoşuna gidecek bir yapım olamasa da (salonda derinden yükselen off puf sesleri ve kimi kaçışları atlamamak lazım) festivalin en fazla ilgimi çeken güzelliklerinden. İngiltere’ye iltica etmiş kocasının yanına gidebilmek için rutin işleri kovalayan bir kadın ve onu adım adım gözlemleyen oğlunun Çekoslovakya sokaklarında geçen bir günlük kısa hikâyesi. Hikâyenin ‘dönem’ süresi kısa olunca, atılan her adımı, gidilen her yolu sanki eş zamanlı olarak izlediğimiz film, Selanik Büyük Jüri Ödülü, FIBRESCI ve Pilsen En İyi Film Ödülü’nü kazandı.

 

“Üzüntü, sevgi ve dinginlik hakkındaki 80 Mektup, yetişkin olmadan yetişkinliği tadan bir gencin anılarını konu alıyor. Yönetmen Kadrnka’nın annesine ilişkin anılarından yola çıkan, 1987 yılında Çekoslovakya’da geçiyor. Baba İngiltere’ye iltica etmiştir ve anne ile oğul onunla yeniden bir araya gelmek üzere ülkeden ayrılmayı planlamaktadır. Filmdeki olaylar bir gün içinde geçiyor ve yeniden buluşma beklentisi içindeki annesinin yoğun rutinini gözlemleyen oğlanın bakış açısından anlatılıyor.”

 Şeytan Adasının Kralı

Norveç yapımı ‘Şeytan Adasının Kralı’ gerçek bir hikâyeden uyarlanmış. Bir ıslahevi, sadistlikle yarışan gardiyanlar ve henüz reşit olmayan çocukların maruz kaldıkları işkenceyi düşünün. İlgi çekici ancak klasik olmaktan çok öteye gidemeyen yapım, sırf yaşanılanı anlattığı için bile izlenmeyi hak ediyor.

“Norveç’te geçen bu baskı ve isyan hikâyesi, sadist gardiyanlar ve acımasız bir müdür tarafından ucuz işgücü niyetine kullanılan oğlan çocuklarının kaldığı Bastoy adasındaki ıslahevinde geçiyor. Adaya mahkûm olarak gelen Erling’in aklında tek bir plan vardır: Kaçmak. Sarsıcı bir olayın ardından Erling zalim düzene karşı diğer çocukları kanlı bir ayaklanmaya teşvik eder. Ancak özgürlük uğruna ne kadar ileri gitmeyi göze alabilecektir?”

Kilimanjaro’nun Karları

Ve, en çok hoşuma gidenlerden bir diğeri. Filmi izledikten sonra geriye kalanı, en büyük artısı oluyor adıma. Adını Pascal Dane’in ünlü şarkısından alan film (en güzel sahnelerinden birine de konuk olan şarkı), iyiliği, eşitliği ve dürüstlüğü özümsemiş bir karı kocanın bile başını ağrıtacak gidişatı, tatlı bir hüzünle anlatıyor. İnsanların, koşulların dayatması karşısında davranışlarının gideceği yolun sadeliğini, Jean Pierre Darroussin ve Ariane Ascaride ikilisinin doğal oyunculuklarını izlemek öylesine keyifli ki. Dramın yanında tatlı bir romantizm…

 

“Kilimanjaro’nun Karları, prömiyerini 2011 Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı. Film, işini kaybetmesine rağmen karısı Marie-Claire, çocukları, torunları ve arkadaşlarıyla birlikte mutlu bir hayat sürmekte olan tersane işçisi Michel’i izliyor. Silahlı ve maskeli iki adam onları dövüp bağladığında ve alyanslarını, tüm birikimlerini ve Kilimanjaro Dağı’nı görmek için aldıkları Tanzanya biletlerini ele geçirdiğinde bu mutluluktan eser kalmayacaktır. Acımasız saldırının genç bir iş arkadaşı, yani adamın kendi çevresinden biri tarafından düzenlendiğini öğrendiklerinde yaşadıkları sarsıntı daha da şiddetli olacaktır.”

 

Mutluluğa Boya Beni

Bir resme hiç bu gözle bakmış mıydınız? Tastamam, yarım ve eskizlerin hiyerarşi savaşı, eskizlerden üstün ama tamamlardan alt seviyedeki yarım Lola’nın önderliğinde başka bir boyut kazanıyor. Yarım kadın ve tamam adamın aşkı ise ressamı aramanın en geçerli nedeni oluyor. Tablolar arasında dolaşıp, resimlere başka bir gözle bakmak isterseniz bu keyifli mi keyifli Fransız yapımı animasyonu kaçırmayın.

“Le Point dergisinin “Yılın en yaratıcı ve şiirsel Fransız filmlerinden biri” diye nitelediği Mutluluğa Boya Beni, büyükler kadar çocuklara da hitap eden bir canlandırma. Bitmemiş bir resim üzerindeki bir şato ve çiçeklerle dolu bir bahçedeyiz. Bu tabloda resmedilip renklendirilmiş Toupin’ler gücü ele geçirmiştir. Toupin’ler, çizimleri yarım kalan Pafini’leri devre dışı bırakmış ve yalnızca taslak halindeki Reuf’ları da esir almışlardır. Şimdi Ramo, Lola ve Plume düzeni yeniden sağlamak ve arkadaşlarını kurtarmak için ressamı bulmak üzere yollara düşecek, bir dolu macera yaşayacak, şatodan ve çiçekli bahçeden geçecek, hatta başka resimlere gideceklerdir.”

 

Geçiyor…

Yeni hafta için listem hazır. İkinci hafta seçimlerimin çoğunluğunu Ulusal Yarışma filmleri oluşturuyor. Bir kısmı yıl içinde gösterime girecek filmlerden oluşan seçkide, merakla beklediklerim arasında ilk sırayı ‘Ulusal Yarışma’ bölümünden Zeki Demirkubuz’un ‘Yeraltı’ filmi alıyor. Ve ardından gelenler…

Yeraltı

“Muharrem, nefret ettiği ve edildiği halde, eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir. Masum didişmeler, ufak kişilik gösterileri ile başlayan yemek, giderek dumanlanan kafaların etkisiyle utanç dolu geçmişe doğru yol almaya başlar. Defterler açılır, hesaplar ortaya dökülür. Gece pişmanlık, gözyaşları ve öfkeyle dolarken, rezillik karanlık sokaklara, fuhuş kokan otel odalarına taşar. Onlar hep birlikte, Muharrem tek başına olsa da kararlıdır. Pislik ya o gece temizlenecek ya da geberip gidecektir. Yoksa sonsuza kadar kurtulamayacaktır bu utançtan. Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından esinlenerek yarattığı karakter çevresinde bireyin varoluşsal sorunlarını masaya yatırıyor.”

 

Süper Kahramanın Ölümü

“Canlı çekimler ile animasyonu yenilikçi bir üslupla harmanlayan Süper Kahramanın Ölümü dokunaklı, komik, samimi ve fevkalade modern bir aşk hikâyesi. Filmin (süper) kahramanı on beş yaşındaki Donald, yenilmez ve yıkılmaz bir süper kahramanın karanlık dünyasını olağanüstü bir yetenekle kâğıda resmetmektedir. Fakat gerçek hayatta hasta ve hayli zayıftır. Günler birbiri ardına tükenirken Donald hayatı daha iyi tanıyacak, sevgiyi keşfedecek ve anne-babasıyla barışacaktır. Bu Filmde Ben Varım ile 2009’da İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Ian FitzGibbon’ın yönettiği bu roman uyarlamasında başrolü Maymunlar Cehennemi–Başlangıç, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinden tanıdığımız Andy Serkis paylaşıyor.”

Yalnız Gezegen

“Romantik bir dram ile bir korku filminin birleşimi olan bu bağımsız yapım, Gürcistan ormanlarında geçiyor. Birbirlerine âşık genç nişanlı çift Alex ve Nica, Kafkas Dağları’nda geziye karar verir. Bölgeyi iyi bilen Dato’yu rehber olarak tutarlar ve hep birlikte ormanın romantik olduğu kadar ürpertici de olan manzarasına doğru yola çıkarlar. Ancak karşılaştıkları bir güçlük, sevimli çiftimizin sakin yolculuğunu bir sadakat ve erkeklik sınavına çevirecektir. Prömiyerini Locarno Film Festivali’nde yapan film, doğayı fon alan görkemli mekân kullanımı ve çarpıcı performanslarıyla büyük ilgi gördü.”

Oslo

“Reprise / Tekrar ile Altın Lale kazanan Joachim Trier’in Cannes’da galası yapılan varoluşçu son filmi, hayatı melankoli ve yalnızlık içinde tepetaklak giden akıllı, yakışıklı, hali vakti yerinde Anders’i izliyor. Anders şehir dışında bir yerde sürdürdüğü uyuşturucu tedavisini kısa süre sonra tamamlayacaktır; programın bir parçası olarak da iş görüşmesi yapmak üzere şehre inmesine izin verilir. Ama hazır merkezden ayrılmışken şehirde kalır, boş boş gezer, uzun zamandır görmedikleriyle buluşur. Günün geri kalanında ve gece boyunca, geçmişteki hataların hayaletleriyle ancak aşk, yeni bir hayat olasılığı ve sabah gün aydınlandığında geleceği görme umudu sayesinde başa çıkacaktır.”

Babamın Sesi

“Çok ses getiren İki Dil Bir Bavul adlı filminin ardından Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan yine gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlama, ancak bu kez Zeynel Doğan’ın ailesinin hikâyesini anlattıkları bir filmle geliyorlar. Kürt-Alevi bir ailenin 30 yıllık tarihini inceleyen Babamın Sesi, babasının gurbetten gönderdiği kasetlerden kendi sesini arayan bir oğulun hikâyesi. Filmde Maraş olayları üzerine Elbistan’a göç etmek zorunda kalan bir aile ve onların kişisel ses arşivi üzerinden 1979-2009 yılları arasında yaşananlar perdeye yansıyor. 5. Köprüde Buluşmalar’da iki ödül kazanan Babamın Sesi, prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yaptı.”

Yurt

“Yurt, Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999) ve Uzak (2002) adlı filmlerinden tanıdığımız, Uzak’taki oyunculuğuyla 2003 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü kazanan Muzaffer Özdemir’in yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı filmi. Karamsar ve nevrotik mizaçlı bir mimar olan Doğan, İstanbul yakınlarında arkadaşlarıyla kamp yaparken hastalanır. Danıştığı doktorunun seyahate çıkmasını önermesi üzerine sıla özlemiyle, çocukluğunun geçtiği fakat uzun yıllardır göremediği memleketine tatile gider. Ne yazık ki, modern tekno-liberal zihniyet her yeri birbirine benzetmiş, yeryüzüne yapılan düşmanlıklar en ücra köşelere kadar sızmıştır.”

Kabuktaki Çatlaklar

“Yirmi yaşındaki toy ve içedönük tiyatro öğrencisi Josephine görünüşe bakılırsa sahneyi pek önemsememektedir, zaten hocalarına göre “sahne ışığı yoktur”. Uygun olmamasına rağmen, ünlü ve dengesiz dramaturg Kaspar onu yeni bir oyunun başrolüne seçer. Kaspar tarafından önce baştan çıkarılır sonra da ezilir, çünkü yönetmene göre tiyatro oyuncularından verim almanın en iyi yolu budur. Josephine ya zaaflarıyla başa çıkmayı öğrenecek ya da cehennemi andıran bir hayatta hapis kalacaktır. Kabuktaki Çatlaklar dünya prömiyerini Karlovy Vary’de yaptı.”

Ana Dilim Nerede?

“Muharrem, nefret ettiği ve edildiği halde, eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir. Masum didişmeler, ufak kişilik gösterileri ile başlayan yemek, giderek dumanlanan kafaların etkisiyle utanç dolu geçmişe doğru yol almaya başlar. Defterler açılır, hesaplar ortaya dökülür. Gece pişmanlık, gözyaşları ve öfkeyle dolarken, rezillik karanlık sokaklara, fuhuş kokan otel odalarına taşar. Onlar hep birlikte, Muharrem tek başına olsa da kararlıdır. Pislik ya o gece temizlenecek ya da geberip gidecektir. Yoksa sonsuza kadar kurtulamayacaktır bu utançtan. Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından esinlenerek yarattığı karakter çevresinde bireyin varoluşsal sorunlarını masaya yatırıyor.”

Can

“Yönetmen Raşit Çelikezer, Gökten Üç Elma Düştü’den sonra ikinci uzun metraj filminde anne-baba olmayı, sabretmeyi, sevgiyi, gururu ve pişman olmayı anlatıyor. Bu yıl ilk kez programına Türkiye’den bir film alan Sundance’te prömiyerini yapan Can, yeni evli Ayşe ve Cemal çiftinin çocuk sahibi olma sürecindeki sıkıntıları ve sonrasında yaşananları konu alıyor. Normal yollardan çocuk sahibi olamayınca illegal yollara başvuran çiftin yuvası da bu kararla bozulmaya başlar. Başından beri tepkili olan Ayşe, çocuğa hiçbir zaman kendisininmiş gibi bakamaz. Cemal ise Ayşe’ye durumu kabul ettirmek için çok çaba gösterir.”

Simurg

“Gazeteci, yönetmen Ruhi Karadağ, Simurg’da 2000’de Bayrampaşa Cezaevi’nde F Tipi cezaevlerine karşı başlatılan ölüm oruçları ve sonrasında gerçekleştirilen “Hayata Dönüş Operasyonu”nu anlatıyor. 1996’da ilk ölüm orucu eylemlerini başlatan Refik Ünal, Cafer Gürbüz, Çiğdem Kazan, Hüseyin Muharrem Gündüz, Ali Ekber Akkaya ve Delil İldan’ın hem 2000 hem de 2010 yılında çekilen görüntülerinin kullanıldığı film, onların hikâyesi üzerinden şekilleniyor. Korsakoff hastalığına yakalanan, konuşmakta ve yürümekte zorluk çeken altı arkadaşın düşünceleri, gökyüzü altında çay içmeye duydukları özlem, umutları, tanıklıkları ve bugünleri izleyiciye aktarılıyor.”

Lal Gece

“Gündemden hiç düşmemesi gereken, en yaygın sorunlarımızdan biri olan çocuk gelinleri merkeze alan çarpıcı bir film Lal Gece. Anadolu’da zengin bir köy düğünü ile başlar hikâye. Halaylar çekilir, silahlar atılır… Ve izleyici, yıllarını cezaevinde geçirdiği için evlenmekte geç kalmış 55-60 yaşlarında bir damat ve henüz çocuk yaşta bir gelinle evin bir odasında baş başa kalır. Odada ikilinin arasında oluşan ortam pek damadın istediği gibi olmaz. Gelin, korkularını ince zekâsıyla aşma ve damadı oyalama savaşı içindedir… İzleyici gerdek odasına düğünle giren bu iki kişiyle beraber sabahı eder.”

Gizemli Kadın

“Amerikalı yazar Tom Ricks, arasının bozuk olduğu eşinin ve kızının sevgisini geri kazanmak için perişan bir halde Paris’e gelir. İşler istediği gibi gitmeyince şehir dışında döküntü bir otele yerleşir ve gece bekçisi olarak çalışmaya başlar. Hayatına önce Polonyalı bir sarışın, ardından tutkulu bir ilişki yaşayacağı güzel, gizemli Margit’in girmesiyle her şey düzelmeye başlar. Margit’le ilişkisi bir dizi açıklanamaz olayı tetikleyecektir. Adeta bilinmez bir güç, yaşamının kontrolünü ele geçiriyor gibidir. Douglas Kennedy’nin romanından uyarlanan bu ilginç film, Pawel Pawlikowski’nin 2004’teki My Summer of Love / Aşk Yazım’dan sonraki ilk uzun metrajı.”

Alpler

“2011’in en çok konuşulan filmlerinden Köpekdişi’nin yönetmeni Yorgos Lanthimos’un merakla beklenen ikinci uzun metrajlı filmi. Bir hemşire, bir sağlık görevlisi, bir jimnastikçi ve onun koçu, ücretli bir hizmet geliştirmiştir. Randevu sistemiyle, ölen kişilerin yerine geçip ölenin akraba, dost veya iş arkadaşlarına hizmet vermektedirler. Şirketin adı Alpler’dir. Alpler’in üyeleri gizlilik, duygusal ilişki kısıtlaması, üyelikleri için ölmeye veya öldürmeye hazır olmak gibi sıkı kurallarla çalışmaktadır. Fakat hemşire bu kurallara uymaz.”

Kırışıklıklar

“L’Illusionist / Sihirbaz adlı filmin canlandırma uzmanı Ignacio Ferreras’ın çizgi romancı ve tasarımcı Paco Roca ile bir araya gelerek yarattığı bu eğlenceli, duygulu ve dokunaklı film, bakımevine bırakılmış Emilio ve Miguel adında iki yaşlı adamın arkadaşlığını anlatıyor. Miguel ve arkadaşları, yakın zamanda bakımevine gelen ve Alzheimer’in ilk aşamalarında olan Emilio’ya, ümitsiz vakalar ya da “destek” katı olarak bilinen en üst kata götürülmemesi için yardım eder. Bu “çılgın” planları sıkıcı günlük yaşantılarına renk getirecektir. Bazılarına göre hayatları artık sona yaklaşıyor olsa da onlar için her şey yeni başlamaktadır.”

İyi Seyirler

Hilal Çetinder


Leave a Reply