Looper Yapım Notları

Gelecek zamanda geçen, aksiyon-gerilim türündeki Looper filminde, zamanda yolculuk yapma olanağı bulunmuştur ama bu yasaktır, haliyle karaborsaya düşmüştür. Mafya, bir adamdan kurtulmak istediğinde, onu otuz yıl geriye göndermektedir. Hemen oracıkta bekleyen tetikçi ve kiralık katil Joe (Joseph Gordon-Levitt) ise, gelen adamı temizlemektedir. Geçimini bu şekilde sağlayan Joe gitgide zenginleşmekte, güzel bir yaşam sürmektedir… Taa ki günlerden bir gün, aynı tetikçi Joe’nun gelecekteki kendisini (Bruce Willis) Joe’ya yollayana dek! Filmin senaristi ve yönetmeni Rian Johnson. Diğer rollerde Emily Blunt, Paul Dano ve Jeff Daniels var. Yapımcılar ise Ram Bergman ve James D. Stern.

FİLM

Senarist ve yönetmen Rian Johnson’ın, hem zamanı, hem de insanın aklını ters yüz eden son filmi Looper’da, bir kiralık katil olan Joe (Joseph Gordon-Levitt), öldürmesi gereken kişinin, bu sefer, gelecekteki kendisi (Bruce Willis) olduğunu fark eder. Film 2044 yılında geçiyor. Bu tarihte, zamanda yolculuk yapmak olanaksızdır ama otuz yıl sonra zaman yolculuğu yapılabilir hale gelecek, üstelik de bu işin kontrolü, özellikle de belli bir amaçla, mafyanın elinde olacaktır: Gordon-Levitt’in de dediği gibi, “Gangsterler zaman yolculuğu yaptırarak adam öldürüyor. Kurbanlarını otuz yıl öncesine gönderiyor ve onları gelecekteki gangsterlerin tuttuğu kiralık katile öldürtüyor. Cesetten de böyle kurtuluyor.”

Willis filmin konusu için şunları söylüyor: “Joe’nun başı, avını elinden kaçırdığında derde giriyor. Avını elinden kaçırmak dediğim de şu: Joe işe koyulur; bir de bakar ki karşısında kendi yaşlı hali duruyor ve Joe nedense onu elinden kaçırıyor. Bu insanın başına çok gelecek bir şey değil ama her şey planlandığı gibi gitseydi, kendi gelecekteki halini başında bir çuval ve eli kolu bağlı bulacaktı. Onu tanıyamadan ve ne yaptığını bile bilmeden, adamı vurup işi bitirecekti. Ama benim oynadığım karakter, kendi gençliğinin karşısına, başı açık ve elleri serbest olarak çıkıyor. Sonra da, onu bir güzel faka basıp elinden kaçıyor.”

Looper filminde, sağlam birer dost olan Gordon-Levitt ve Johnson, birkaç yıl önce çektikleri, bağımsız ve çok başarılı bir sinema filmi Brick’ten sonra ikinci kere bir araya geliyor. “Rian’la yaklaşık on yıldır tanışıyoruz,” diyor Gordon-Levitt. “Daha Brick filmini yeni bitirmiştik, Rian bana Looper’ın konusunu anlatmaya başladı. Sonunda da filmin başkarakterini, bana göre senaryolaştırdı. Daha önce, hiç başıma böyle bir şey gelmemişti; o nedenle, bu rolde oynamaktan büyük gurur duydum.”

Filmin senaristi ve yönetmeni olan Johnson ise şunları anlatıyor: “Joe’ya Looper’dan söz ettiğimde, daha Brick filmini yeni tamamlamıştı. Bu fikir aklımda daha yeni yeni şekilleniyordu ve en sevdiğim yanı, Joe’nun içine düştüğü ikilemdi: Adam, gelecekte neler olacağını biliyor ve bu konuda çok hayati bir karar vermesi gerekiyor.” 

Bu arada, Willis’in canlandırdığı karakteri harekete geçiren şey, gelecekte dünyanın ne kadar kötüye gideceğini bilmesi. Eğer daha 2040’lı yıllarda işler yolundan çıkmaya başlamışsa, 2070’li yıllarda dünyanın organize suç örgütlerinin eline geçeceğini öngörmek zor olmasa gerek. “Her şey Rainmaker denen bir adamın iki dudağının arasında,” diyor Willis ve daha sonra şunları anlatıyor: “Rainmaker toplu katliamlar yaptırıyor. Tam bir terör estiriyor. Ancak, benim canlandırdığım karakter, Rainmaker’ın, Joe’nun zamanında nerede yaşadığını biliyor. Geçmişe döndüğümde, bu Rainmaker denen adamın peşine düşüyorum. Haliyle, hiçbir şey sanıldığı kadar kolay olmuyor.”

Yapımcı Ram Bergman bundan önce, Johnson’ın ilk iki filminin de yapımcılığını üstlenmişti: Brick ve The Brothers Bloom. Bergman, Johnson gibi bir senarist ve yönetmenle çalışmanın, insanın her zaman bulamayacağı büyük bir şans olduğunu söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Johnson son derece yeteneklidir; öyle ki, eşi benzeri yoktur, son derece de hoş bir insandır. Rian eğer aklına gelen bir düşünceyi bana açmışsa, bilirim ki ne yapıp eder, o fikri mutlaka geliştirir. Önce, bir kaç taslak çalışma yaparız. Sonra, taslakta sona yaklaştığımızda, bu fikirden nasıl bir film çıkacağını düşünmeye başlarız. Bu filmin, Rian’ın istediği gibi olması gerekir. Bizim işimiz, onun vizyonunu desteklemek ve bu vizyonu gerçekleştirmesine yardımcı olmaktır.”

Aynı şekilde, Yapımcı James D. Stern de bu filmde tekrar Johnson ile çalışma olanağını yakalamış. Daha önce, Bergman ile birlikte Johnson’ın The Brothers Bloom filminin yapımcılığını üstlenmişti. Yapımcı James D. Stern bize şunları anlattı: “Rian tekil bir sestir. Onun özelliği de bu işte. Nasıl bir dünya yaratacağı konusunda aklında çok net bir fikir vardır ve yapmak istediklerinden geri adım atmaz. Onun yaptığı işe baktığınızda, gerçekten var olan bir şeyi görmüş gibi olursunuz. Oyuncu ile izleyici arasındaki bu iletişim çok önemlidir. Ben Looper filminin senaryosunu ilk okuduğumda, hem tekrar Rian (ve Ram) ile çalışacağıma çok sevindim, hem de bu kadar çok ileri-geri sıçrama yapan, katman katman gözümüzün önünde açılan ve anlam zenginliği taşıyan bir film bulduğuma sevindim.”

Zamanda yolculuk öyküsünü yaratırken, Johnson sadelikten ödün vermemiş: “2070’li yıllarda sizi bir makineye sokuyorlar. Sonra, pat diye otuz yıl öncesinde belli bir yere yolluyorlar. Zaman makinesi belli bir döneme ayarlı. Ayarını bozup daha ileri – geri gidemiyorsunuz. Yıllar geçip 2074’e yaklaştığınızda, makinenin sizi götüreceği 2040’lı yıllar da ilerliyor.”

Üstelik Johnson’ın kurduğu dünyada, zamanda yolculuk yasak! Bu yüzden, kimse bu işi tam olarak anlamıyor ve araştıramıyor ama gangsterler biliyorlar ki zamanda yolculuk mümkün! “Gelecek zamanda yaşayan zeki adamların bildiği bir şey var: Bu işten korkmak lazım,” diyor Johnson ve şunları anlatıyor: “Zamanda yolculuk yapmanın yasaklanmasının bir nedeni de bu zaten. Dede paradoksları, kelebek etkileri falan oluyor. Kimse zamanda yolculuk yapılırsa neler olacağını bilemiyor. Ama bildikleri tek bir şey var, o da, bu işin ölesiye tehlikeli olduğu ve pek kurcalanmaması gerektiği. Öyle ki, suç çeteleri bile zamanda yolculuk olayını sadece tek bir amaçla kullanıyorlar. İşte bu yüzden, geçmişe gönderilen herkesin temizlenmesi gerekiyor. Ama bu sefer, işler çığrından çıkar ve geçmişe gönderilen bir kişi öldürülmeden serbest kalır. Bunun nelere yol açacağını kimse bilemez.”

“Rian’ın zihninde filmin bütün taşları yerine oturmuştu,” diyor Stern. “Filmin nasıl çekileceğini, bitince nasıl görüneceğini, her şeyi zaten biliyordu. Her gün çekilecek her sahneyi zihninde canlandırmıştı. Ben New Orleans’a çekimler için geldiğimde, görsel senaryo kitap haline getirilmiş, yapım ofisindeki bütün arkadaşlara dağıtılmıştı. Ekipteki herkes, filmin her sahnesini ezbere biliyordu. Bu, inanılmaz bir şey! Ve tamamını Rian’a borçluyuz.”

Filmin merkezinde, tabii ki, tetikçiler var. Bunlar, gelecek zamandaki mafyanın kurbanlarını temizlettirmek için tuttuğu düşük nitelikli kiralık katiller. “Tetikçiler öyle pek ileriyi düşünecek türden adamlar değil,” diye açıklıyor durumu Gordon-Levitt: “Yaptıkları iş, birden bire ortaya çıkan, eli kolu bağlı bir kurbanı vurup öldürmek. Kendi hayatını tehlikeye atmaktan korkmayan herkes bu işi yapabilir çünkü eninde sonunda, gelecek zamanda yaşayan gangsterler, kendi gelecekteki halinizi size yollayarak sizin halkanızı da kapatıyorlar.

Tetikçilerin kullandığı silahın adı Blunderbuss. “Bu silah, tam tetikçilere göre tasarlanmış: Eli kolu bağlı bir adamı yakından vurmaya yarıyor,” diyor Gordon-Levitt. “Uzun menzilli ya da keskin nişan alınabilen bir silah değil. Uzaktaki bir hedefi vurması olanaklı değil ama yakındaki bir hedefi de kaçırmıyor!”

“Blunderbuss berbat bir silah,” diye aleti bize açıklıyor Johnson. “Gözünüzün önüne metalden yapılmış bir tüp getirin. Bu tüp bir iki el ateş edebilsin. Hepsi bu! Ama önünüzde birden bire, başına çuval geçirilmiş, eli kolu bağlı bir adam belirse ve ille de bu adamı öldürmeniz gerekiyorsa, bu işi en iyi bu silahla yapabilirsiniz.”

“Tetikçiler öyle nitelikli katiller değil. Daha çok birer teknisyen gibiler,” diyor, Joe gibi kiralık katillerden birini canlandıran Paul Dano ve şunları aktarıyor: “Mafya işi olabildiğince kolaylaştırmış. Sanki bir fabrikada çalışıyormuş gibi, tek yapmanız gereken kolu çekmek!”

Gelin bir de, bu düşük seviyeli gansgterlerle, Gat Man’leri karşılaştıralım. Gat Man’ler ellerinde daha iyi silahlar olan eğitimli katiller. “Gat Man, mafyanın taşıyıcı kolonları,” diyor Johnson: “Tetikçiler alt kademe katiller, Gat Manler ise, oldukça kalifiye. Ellerinde devasa, son derece keskin nişan alabilen, değerli silahlar var. Başları sıkıştığında, kendilerini kolayca kurtarabiliyorlar.  Kimse kendisini bu büyük, güçlü silahın namlusunun ucunda bulmak istemez.”

OYUNCU SEÇİMİ

Filmde, Joseph Gordon-Levitt’in canlandırdığı Joe gangsterlerin tuttuğu bir kiralık katildir. Gelecek zamanda yaşayan gangsterler bir adamdan kurtulmak istediklerinde, onu geçmişe gönderirler. Bu adamı oracıkta Joe beklemektedir. Düşünsenize, bir ceseti saklamak için, geçmiş zamandan daha iyi bir yer düşünülebilir mi? Joe’nun hayatı yolundadır, taa ki bir gün mafya onun ipini çekmeye karar verene kadar! Nasıl mı? Joe’nun gelecekteki kendisini, öldürsün diye ona göndererek!

Bu arada, 2074 yılında, Yaşlı Joe (Bruce Willis), hayatını yaşamış ve çeşit çeşit kötülükler  görmüştür. Günü gelip de şehirdeki gangsterler halkasını da kapatmaya karar verdiklerinde, işin altına elini koymaya karar verir. Kendi gençliğini kandırır ve elinden kaçar. Şimdi artık, Yaşlı Joe gençliğinden kaçıp geleceğini değiştirmeye çalışacaktır.

Filmde aynı karakterin bir genç, bir de yaşlı halinin canlandırılması gerektiği için, film ekibinin önünde oyuncu seçimi açısından ciddi bir zorluk vardı. Birbirine benzeyen iki oyuncu aramak yerine, film ekibi bu rollere en uygun oyuncuları aramayı yeğledi. Gerisi sonra halledilebilirdi. Johnson oyuncu seçimi konusunda bize şunları anlattı: “Ben Genç Joe rolünü Joseph Gordon-Levitt’ı düşünerek yazmıştım. Kendisi, hem benim en beğendiğim oyuncudur, hem de iyi bir dostumdur. Yeni bir filmde birlikte çalışmayı çok istiyorduk. Bruce Willis’in Yaşlı Joe’yu oynama olasılığı ortaya çıktığında, bundan büyük heyecan duydum çünkü Bruce müthiş iyi bir oyuncu ve bu rol için biçilmiş kaftan. Ama ortada bir sorun vardı: Bu iki adam birbirine hiç mi hiç benzemiyordu. Bu farklılığı örtecek bir şeye ihtiyacımız vardı. Bulduğumuz çözümün iki sonucu oldu. Bunlardan birincisi, Joseph Gordon-Levitt’e her sabah neredeyse üç saat süren bir makyaj yapılması. Bu makyaj burnu ve dudaklarını yeniden şekillendirdi. Onu, Bruce Willis’in genç haline tıpatıp benzetme olanağı yoktu ama bir – iki ortak özellik belirleyip onları belirginleştirerek izleyiciye bu iki adamı birbirine benzetme şansı verdik.”

Gordon-Levitt’in de bu konuda söyleyecekleri var: “Herkesle bahse girerim ki dünyadaki en başarılı özel efekt makyajı tasarımcısı Kazuhiro Tsuji’dir ve ben bu filmde ta kendisiyle çalıştım. Adam sihirbaz gibi. Makyaj sona erdiğinde, cilde makyaj yapılmış olduğuna dair tek bir iz bile göremiyorsunuz. Ama bunun için, her sabah, makyaj masasına oturup üç saat süreyle burnumun, dudaklarımın, kaşlarımın, kulaklarımın ve kontakt lenslerimin yeniden şekillendirilmesini beklemem gerekti. Bruce Willis ile birbirimize o kadar benzemiyoruz ki ne yapsak onun gibi olmayacaktım ama sanırım, öyle bir makyaj yaptık ki izleyicinin aklına bu konuda hiç soru takılmayacak.  ‘Evet, bu adam tıpkı o adama benziyor, sadece otuz yıl sonrasına,’ diyecekler.”

Ama Johnson bütün işi makyajın yapmadığı kanaatinde: “İşin büyük yükü, yani yüzde doksanı, Joe’nun omuzlarındaydı. Performansını izlediğinizde gözlerinize inanamıyorsunuz. Asla Bruce Willis’i taklit etmiyor ama Bruce’un genç halini andıran bir karakter ortaya koyuyor. Sesini özel bir şekilde kullanıyor ve Bruce’un davranışlarından da oldukça esinleniyor. Müthiş bir oyunculuk sergiliyor, ekranda izlemek harika olacak.”

Bu konuda Gordon-Levitt ise şunları anlatıyor: “Ortaya basit bir Bruce Willis taklidi çıkartmak istemedim. Benim o taraklarda bezim yok. Yaratacağım karakterin bu adamın gençliğini andırmasını istedim. İçine biraz Willis tadı kattım. Bruce oldukça sessiz bir adam. Bu yüzden, ikili bir çekimde bir an bana bakıp “Yahu, sesin tıpkı benim sesim gibi çıkıyor!” dediğinde, kendime hakim olup sakin sakin “Sağol Abi” dedim ama içimden “Başardım!” diye çığlık atmak geçiyordu.’”

Gordon-Levitt’in performansını Willis de beğenmiş. Bize şunları anlattı: “Bir sahnede, masada Joe ile karşı karşıya oturuyoruz. Rolümü oynayıp replikleri söyleme sırası bende. Ama ben, birden bakakaldım: “Amma da garip bir durum,” diye düşünmüşüm. Kendi gençliğinize benzeyen birini görmek garip bir şeymiş. Gordon-Levitt çok iyi bir oyuncu. Yaptığı işleri ve bu filmde ortaya koyduğu oyunculuğu beğeniyorum. Benim konuşurken yaptığım dalgalanmaları da kaptı. Bu benim kulağıma bir anlamda garip, bir anlamda da güzel geldi.”

Johnson da bu sahneyi unutmuyor: “O sahneyi çekmek çok eğlenceliydi. Bir masanın başında çok iyi iki oyuncu oturuyor. Bir ona bakıyorsunuz, bir diğerine. İzlemesi çok eğlenceli. O sahneyi çektiğimizde yapımın neredeyse yarısına gelmiştik. O ana kadar da Joe ve Bruce ile hep ayrı ayrı çalışmıştık. Onları öyle karşılıklı oturur halde görmek çok güzeldi.”

Emily Blunt, Genç Joe’nun şehirden kaçıp saklandığı çiftliğin sahibi genç anne Sara rolünde. Kurbanını elinden kaçırdığı için gangsterlerin peşine düştüğü Genç Joe, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için bir formül aramaktadır ve gelecekte olacakları büyük çapta belirleyecek kişi Sara olur.

“Bir kiralık katil olan Joe ortaya çıktığında, belli ki zihninde bir şeyler planlamaktadır. Sara, haliyle, ondan çok şüphelenir,” diyor Johnson ve şunları anlatıyor. “Yavaş yavaş, filmin ikinci yarısına geldiğimizde, Sara bu adamın doğru yolu seçmeye çalıştığını anlayacak ve ona güvenmeye başlayacaktır.”

Sara’nın, o tarihte küçük bir sihirbazlık numarası gibi görünse de, gelecekte önemli bir role sahip olacak özel bir yeteneği vardır. Bu konuda Blunt şunları bize anlattı: “Ona TK diyorlar: Telekinetik yetenekleri var. Filmdeki kişilerde farklı farklı güçlerde bu tür yetenekler var. Sara bazılarından daha güçlü ama filmdeki diğer karakterlerle karşılaştırılamayacak bir yeteneği var.”

Johnson, filmde sunulan telekinesis gücünün sandığımız kadar heyecan verici boyutlarda olmadığını söylüyor: “TK bir genetik mutasyon olarak ortaya çıkmış. Başlangıçta, herkesi bir heyecan sarmış, olay gazetelere manşet olmuş ama sonra çok zayıf bir güç olduğu anlaşılmış, neticede bozuk paraları havada dolaştırmaktan daha öteye gidememiş. Sonra, “süper kahraman olduk” naralarından vazgeçilmiş, olay ayağa düşmüş, barlarda insanları eğlendirmek için yapılır olmuş. Bu yetenek Sara’da da var. Diğerlerinden de bu konuda biraz daha iyi. Belki de, bu nedenle oğluyla beraber herkesten uzak yaşamaya karar vermiş.”

Sara şehrin dışında bir çftlikte yaşıyor, tek başına oğlunu büyütmeye çalışıyor. Blunt Sara konusunda şunları söylüyor: “Oğlu Cid ile aralarında sorunlu bir ilişki var. Cid ona Anne demiyor, adıyla hitap ediyor ve bunu her yaptığında Sara’nın kalbine bir hançer saplanıyor. Sara oğluna yaklaşıp onunla güzel bir ilişki kurmaya çalışsa da, bu çabası her seferine Cid’in duvarlarıyla karşılaşıyor.”

Filmde Paul Dano’yu Seth rolünde görüyoruz. O da Joe gibi bir kiralik katil ve onun halkası da benzer şekilde zorlu bir şekilde kapatılmış.  “O yapayalnız bir adam aslında. Diğer tetikçilere de pek benzemiyor ama Joe’ya yakınlık duyuyor,” diye karakterini tanıtıyor Dano: “Üstelik o avını elinden kaçırdığında, bunu yapmak için elinde ciddi bir nedeni de olmamış: Yaşlı hali kensinin önüne geldiğinde, ona çocukluğunu anımsatan bir şarkı söylemekteymiş ve bu da Seth’i duygulandırmış. Bir an, zaman durmuş gibi olmuş. Nedenini kendisi de bilmiyor.”

Abe’in en önemli Gat Man’i olan Kid Blue rolünde Noah Segan’ı görüyoruz. “Kid Blue bir katil ve gangster ama psikopat olduğunu sanmam,” diyerek sözlerine başlıyor Segan: “Her ne pahasına olursa olsun, görevini başarıyla tamamlamaya kararlı bir adam o.”

Senarist ve yönetmen Johnson, Suzie rolü için Piper Perabo’yu uygun görmüş. Perabo bu konuda bize şunları anlattı: “Suzie bir gece klübünde çalışıyor ve arkadaki odada müşteri kabul ediyor. Tetikçiler bu gece klübünün en iyi müşterisi falan değil. Hatta, bazı geceler oraya girmeleri bile yasak! Ama Suzie arada bir Joe ile görüşüyor ve kendi aralarında farklı bir ilişki yaşıyorlar. Suzie’nin yatıp kalktığı diğer katillere kıyasla, Joe iyi bir adam. Joe’nun kibar bir tarafı var ki işte o tarafı, bazen Suzie’nin kalbini durduracak gibi oluyor.”

Filmdeki oyuncular içinde tanıtacağımız son kişi ise, filmin geçtiği zamanda suçluların patronu olan Abe rolünde gördüğümüz Jeff Daniels. Johnson bize bu konuda şunları anlatıyor: “Kentin yönetimini Abe adındaki bir gangster ele geçirmiş. Bu adam, Joe için, bir baba gibi. Elinde bir sürü Gat Man var, bunlarla şehri yönetiyor. Ama sorun şu ki, Abe aslında gelecekten gelmiş bir adam. Oraya tetikçileri yönetmek üzere gönderilmiş. Ama bir süre sonra bu işten sıkılınca kendine küçük bir çete kurmuş, böylece kentin yönetimini de ele geçirmiş.”

Bergman “Kimse Jeff Daniels’in bu rolü oynamasını beklemiyordu,” diyor ve sözlerine devam ediyor: “Hatta oyuncu seçme ekibinden bir arkadaş Rian’ın bu rol için özellikle Jeff’i istemesine çok şaşırmış. Ama adam müthiş iyi oynadı, görmelisiniz!”

YAPIM AŞAMASI

Filmin nasıl görüneceğine karar verirken, Johnson görüntü yönetmeni Steve Yedlin ve sanat yönetmeni Ed Verreaux ile birlikte çalışmış. Bu film yakın gelecekte geçiyor. Bu nedenle, Johnson bilimkurgu ile gerçek zaman arasında bir yerde durabilmiş: “Filmin zamanı öyle bir gelecekte olsun ki bazı fantastik öğeler koyabilelim istedim. Ama bu zaman çok da uzak bir gelecekte olmamalıydı çünkü öyle olursa, filmde kurduğumuz dünyanın bugünkü gözle tanınır bir hali olamazdı.”

Johnson sözlerine şöyle devam ediyor: “Gelecekte dünya oldukça tatsız görünüyor. Her şey yıkık dökük. İnsanların altında hala 2010’lı yıllardan kalma arabalar var. 30 yıldır bu arabaları kullanıyorlar.”

Bu konuda Yedlin ise şunları anlatıyor: “Rian bu filmin tanımını yaparken özel bir terim kullanıyor: Teatral gerçekçilik. İlk bakışta, bu terimin, filmle tam bir tezat oluşturduğunu düşünebilirsiniz ama Rian ile ikimiz o kadar uzun zamandır bu konu hakkında konuşuyoruz ki, ben bu terimi ilk duyduğumda benim için çok belli bir anlama geliyordu. O da şu: Aydınlatma, bu kaynakların etkisi, her şeyin gerçekten var olan bir kaynaktan gelmesi ama bu etkinin tiyatral anlamda yüksek olması.”

Sanat Yönetmeni Verreaux da bu konuda bizi aydınlatıyor: “Gelecekte dünyanın tamamen harabeye dönmüş olmasını istemiyorduk, ama öyle ışıl ışıl mükemmel bir yer de olmamalıydı. Bizim yarattığımız gelecek zamanda, işler pek iyi gitmemiş olacaktı. Ekonomi çökmüş, belli başlı üretimler sona ermiş olacaktı. Bu nedenle, filmde gördüğünüz bütün arabalar otuz yıllık; sadece ultra zenginlerde bir kaç tane yeni araba var, onların dışında herkes eski püskü arabalara biniyor.

Yedlin ise bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu görünümün anafikri şu: Dünyada sosyopolitik bir değişim oldu, teknolojik değil.”

Stern de bu konuda bir şeyler anlatıyor: “Daha baştan bunun ‘Tron’ olmayacağı belliydi. Geriye gitmiş bir gelecek zaman yaratacaktık. Ama bir yandan da şehirli teknolojik hoşlukları da olacaktı. Örneğin, bisiklet tahtası gibi. Bu alet İkinci Dünya Savaşı’ndan da kalmış olabilir, ama fütüristik bir tarafı da var. Bu anlamda, eşsiz bir görünüme sahip.”

Johnson bu alanda bile yüksek teknolojiden kaçınmış: “Rian her şeyi olabildiğince kameranın sınırlarını kullanarak yapmayı seviyor,” diyor ve devam ediyor. “Geri planda birkaç tane CG ögesi var. Ama bunların büyük bölümü bir şeylerin eklenmesi şeklinde değil de, mevcut tellerin silinmesinden ibaret. Öyle ki, örneğin bisiklet tahtası yaparken bile, gerçek bir bisikleti alıp bir çubuğun üstüne oturttuk. Sonra bu çubuğu kamyona bağlayıp boyadık.”

Zaman makinesinin tasarlanmasına gelince, bu konuda Johnson ve Verreaux öncelikle geçmişteki örneklere bakmışlar. “Rian bana ilk atom bombasının resmini gösterdi,’” diyor Verreaux. Bu bombanın retro-fütüristik bir tasarımı var: Büyücek bir kürenin üstüne dolanmış bir sürü kablo ve tel, bolca da kutucuk. “O resmi gördüğüm anda, ne yapmak gerektiği zihnimde şimşek gibi çaktı. Retro stilinde, basit, kirli paslı bir alet yapacaktık. İzleyiciye vermemiz gereken tek izlenim bu aletin bu haliyle de çalıştığıydı. Bunun dışında, asıl altını çizmemiz gereken şey, filmin öyküsüydü.”

 “Zaman makinesinin sanki toplama gibi görünmesi gerekiyordu. Hani, maliyeti ucuza gelmiş, pırıltıdan uzak, eski püskü bir makine olacaktı. Neredeyse, zar zor çalışır gibi görünse, yeterdi,” diyor bu konuda Bergman.

Filmin büyük bölümü New Orleans kentinde çekilmiş olmakla birlikte, iki hafta süreyle Çin’de de çekim yapılmış. “Aslında, ben senaryoyu yazdığımda, o sahne Paris’te geçiyordu. Ama çekimleri New Orleans’ta yapacaktık. Tamam, Paris’in aynısı olmasa da, biraz film büyüsüyle altından kalkabileceğimiz bir işti.  Ama sonra, Çinli film dağıtımcısı bize filmin bir bölümünü Şangay’da çekmemizi önerdi. Düşününce, bu öyküde böyle bir sahnenin yaşanabileceğini gördüm. Tamam, Joe Paris’i hayal ediyor ama Çin de gelecekte genç bir adamın yolunun bal gibi düşebileceği bir yer. Üstelik böylesi bizim için daha iyi oldu çünkü hayali bir Paris yaratmak yerine, gerçek bir Şangay yaşadık. Gayet iyi oldu,” diyor bu konuda Johnson.

LOOPER SÖZLÜĞÜ

Looper: Tetikçi. Gelecek zamanda yaşayan mafyanın kiraladığı alt kademe kiralık katil. Geçmişe gönderilen hedefleri öldürür ve cesetini yok eder.

Gat Man: Daha üst düzey gangster. Yerel çalışır. Daha mafya tipi işlere bakar. Tetikçileri hakir görür. Onları eğitimsiz aylak adamlar olarak niteler.

Blunderbuss: Tetikçilerin kullandığı kısa menzilli toplu silah. Güçlüdür ama uzaktaki bir hedefi asla vuramaz, yakındaki hedefi ise hayatta ıskalamaz.

Gat: Aslında tabanca demektir ama Gat Man’lerin daha yüksek kalibreli silahı anlamına gelir. Güçlüdür, güvenilir ve hedefi tam onikiden vurur.

TK: Telekinetik’in kısaltması. 2040 yılında, nüfusun yaklaşık %15’inde düşük seviyeli bir telekenetik güç gelişmiştir. Süper bir güç olmak bir yana, zayıf ve kısa menzilli bir güçtür ve çoğunlukla barlarda eğlence amacıyla gösterilir.

Halkanın Kapanması: Tüm tetikçilerin sözleşmesinde yer alan bir kavramdır. Buna göre, bir tetikçinin, günün birinde, kendisinin gelecekteki halini de öldürmesi gerekebilir. Sözleşme bu şekilde sona ermektedir. Bunun karşılığında, oldukça yüklü bir ücret alacaktır ve gelecekteki işvereni ile kendisi arasındaki bu son derece yasadışı düzenlemeden geriye tek bir iz bile kalmayacaktır.

OYUNCULAR

BRUCE WILLIS (Yaşlı Joe) Quentin Tarantino’nun Pulp Fiction (1994 Cannes Altın Palmiye Ödüllü) filminde yarattığı ödül avcısı tiplemesinden tutun da, Robert Benton’ın Nobody’s Fool filmindeki müteahhide, Terry Gilliam’ın 12 Monkeys filmindeki en kahraman zaman yolcusuna, Norman Jewison’ın In Country filmindeki acı çeken Vietnam gazisine, M. Night Shyamalan’ın Oscar’a aday gösterilen The Sixth Sense filmindeki tutkulu çocuk psikoloğuna (ki bu rolüyle Halkın Seçimi Ödülü’ne layık görülmüştür) ve Die Hard dörtlemesindeki, kendisiyle yüzde yüz örtüşen Dedektif John McClane rolüne kadar son derece esnek bir yelpazede karakterler canlandırabildiğini bize tüm kariyeriyle göstermiş bir oyuncudur.

Montclair State College’daki prestijli tiyatro bölümünde eğitim gören Willis, aslen New Jersey’lidir ve sahne için yazılmış birkaç oyun ve sayısız TV reklamında rol alarak oyunculuk kariyerine adım atmıştır. Daha sonra, Sam Shepard’ın 1984 tarihli sahne draması olan “Fool for Love”’da başrolü oynamış ve bu gösteri Broadway’de en az yüz kere sahnelenmiştir.

Willis’in bundan sonraki çalışmaları kendisine uluslararası ün getirmiştir. 3.000’i aşkın oyuncu arasından seçilerek oynamaya başladığı, çok sevilen “Moonlighting” dizisindeki özel dedektif David Addison rolüyle Emmy ve Altın Küre Ödülleri’ni kazanmıştır. Aynı zamanda, Blake Edwards’ın romantik komedi çalışması Blind Date filminde Kim Basinger ile kamera karşısına geçerek ilk uzun metrajlı filmini çekmiştir

1988 yılında, gişedeki başarısıyla o yıl içinde listeleri altüst eden Die Hard filminde ilk kez John McClane rolünde görülmüştür. Daha sonra, bu filmin üç tane devamı daha çekildi: Die Hard: Die Harder (1990), Die Hard: With A Vengeance (1995’te tüm dünyada en çok gişe başarısı elde eden film) ve Live Free or Die Hard (2007 yazında en çok gişe başarısı elde eden filmlerden biri.)

Rol aldığı geniş yelpazedeki film ve yönetmenlerden söz edecek olursak şunları sıralayabilriz: Michael Bay (Armageddon), M. Night Shyamalan (The Sixth Sense ve Unbreakable), Alan Rudolph (Mortal Thoughts, Breakfast of Champions), Walter Hill (Last Man Standing), Robert Benton (Billy Bathgate, Nobody’s Fool,), Rob Reiner (The Story of Us), Ed Zwick (The Siege), Luc Besson (The Fifth Element), Barry Levinson (Bandits, What Just Happened), Robert Zemeckis (Death Becomes Her) ve Robert Rodriguez (Sin City, Grind House) .

Rol aldığı diğer uzun metrajlı çalışmalar ise şunlardır: The Jackal, Mercury Rising, Hart’s War, The Whole Nine Yards (ve onun devamı niteliğindeki The Whole Ten Yards), The Kid, Tears of the Sun, Hostage, 16 Blocks, Alpha Dog, Lucky Number Slevin ve Perfect Stranger. Willis, aynı zamanda, Look Who’s Talking ve Look Who’s Talking Too filmlerindeki çılgın bebek Mikey’yi ve Over the Hedge ve Rugrats Go Wild! adlı çizgi filmlerde başrol karakterlerini seslendirdi.

Helen Mirren, Morgan Freeman ve John Malkovich ile en son Altın Küre’ye aday gösterilen uzun metrajlı RED filminde gördüğümüz Willis şu anda Wes Anderson’ın eleştirmenlerce çok beğenilen uzun metrajlı film çalışması olan Moonrise Kingdom’da ve gişede büyük başarı elde etmiş olan Expendables 2 filminde oynuyor. Willis kısa süre önce Die Hard serisinin beşincisi olan A Good Day to Die Hard filminin yapımını tamamladı ve sonrası için de RED 2 filminin çekimlerine hazırlanıyor.

Willis’in kamera önündeki çalışmalarının yanısıra, yapımcı olarak Hostage ve The Whole Nine Yards filmlerinde çalıştığı ve Kurt Vonnegut’un çok satan romanından uyarlanmış olan Breakfast of Champions filminin de uygulayıcı yapımcısı olduğu biliniyor. Kardeşi David Willis ve iş ortağı Stephen Eads ile birlikte, merkezi Los Angeles’ta olan Willis Brothers Films adlı yapım şirketini kurdu.

JOSEPH GORDON-LEVITT’i (Joe) şu anda Christopher Nolan’ın üçüncü ve sonuncu Batman filmi olan The Dark Knight Rises’da izleyebiliyoruz.  Aynı zamanda, oyuncuyu, yönetmen David Koepp’in Premium Rush çalışmasında ve bu yılın sonuna doğru Steven Spielberg’in Lincoln adlı filminde izleyebiliriz. Oyuncu, Lincoln’de Daniel Day Lewis’in canlandırdığı Abraham Lincoln’ün karşısında Robert Todd Lincoln rolünde oynayacak. Kendisi kısa süre önce ilk uzun metrajlı yönetmenlik çalışması olan Don Jon’s Addiction filminin çekimlerini tamamladı. Senaryosunu kendisinin yazdığı bu filmde, Gordon-Levitt’i Johansson ve Julianne Moore ile birlikte izleyeceğiz.

Gordon-Levitt’in diğer çalışmaları şunlardır: Jonathan Levine’ın yönettiği ve Seth Rogen, Anna Kendrick ve Bryce Dallas Howard’ın da rol aldığı 50/50 filmiyle Altın Küre’ye aday gösterilmiştir; Christopher Nolan’ın Oskar’a aday gösterilen ilk aksiyon – drama çalışması olan Inception’da Leonardo DiCaprio, Marion Cotiallard ve Ellen Page ile birlikte rol almıştır; Spencer Susser’ın yönettiği Hesher’da Natalie Portman ve Rainn Wilson ile birlikte çalışmıştır (Sundance Film Festivali 2010); Marc Webb’in (500) Days of Summer filminde Zooey Deschanel ile ekranı paylaşmış ve bu filmdeki performansı ile Altın Küre, Bağımsız Ruh Ödülü ve Halkın Seçimi Ödülleri’nde aday gösterilmiştir; Stephen Sommers’ın yönetmenliğinde dünya çapında beğenilen aksiyon filmi G.I. Joe: The Rise of Cobra’da rol almıştır; Spike Lee’nin çektiği ve 2. Dünya Savaşı’nı konu alan drama türünden Miracle at St. Anna filminde oynamıştır; Kimberly Peirce’in yönetmen koltuğunda oturduğu ve çok tartışılan drama Stop-Loss’ta ekranı Ryan Phillippe ile paylaşmıştır; Scott Frank’in ilk yönetmenlik denemesi olan The Lookout adlı suç dramasında da rol almıştır. Bunların yanısıra, Gordon-Levitt’in başarılı çalışmaları arasında, John Madden’in yönettiği ve Diane Lane ve Mickey Rourke’un da rol aldığı Killshot, Lee Daniels’in yönetmen koltuğunda oturduğu Shadowboxer, Rian Johnson’ın ödül de kazanan ilk filmi Brick, yazar / yönetmen Gregg Araki’nin yönettiği Mysterious Skin ve Don Cheadle’la çektiği Manic gibi uzun metrajlı bağımsız çalışmalar da var.

Kariyerinin başında, Gordon-Levitt, Robert Redford’un çektiği bir drama olan A River Runs Through It filmindeki ilk önemli rolüyle Genç Sanatçı Ödülü’nü kazanmıştır. Bundan sonra, Angels in the Outfield, The Juror, Halloween H20 ve 10 Things I Hate About You adlı filmlerde başrollerde yer almıştır.

Gordon-Levitt, NBC’den çıkan ödüllü komedi dizisi “3rd Rock from the Sun”daki başrolüyle televizyon izleyicilerinin de yakından tanıdığı bir isimdir. Bu dizinin gösterimde olduğu altı sezon boyunca, iki kere Genç Sanatçı Ödülü’ne layık görülmüş ve Komedi Dizisinde En İyi Performans dalında üç kere Televizyon Oyuncuları Derneği Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Bu dizinin çekimlerinden sonra Gordon-Levitt oyunculuk kariyerine bir süre ara vererek Columbia Üniversitesi’nde eğitim görmüştür.

EMILY BLUNT (Sara) My Summer of Love adlı bol ödüllü İngiliz filmindeki başrol çalışmasıyla dünya çapında gönülleri fethetmiştir. 2004 Akşam Standardı Film Ödülleri’nde, bu filmdeki performansıyla, Gelecek Vaadeden Genç Yıldız Ödülü’nü, kazanan Blunt aynı yıl Bağımsız İngiliz Filmleri Ödülleri’nde En İyi Genç Yıldız Ödülü’ne aday gösterilmiş ve bu film 2005 BAFTA ödüllerinde En İyi İngiliz Filmi Ödülü’nü kazanmıştır.

Blunt oyunculuk kariyerine 2002 Chichester Festivali’nde “Romeo ve Juliet”in Juliet’ini oynayarak başlamıştır. Londra sahnelerine ilk adımını Gwen Cavendish rolünde, Judi Dench ile oynadığı “The Royal Family” oyunuyla atmıştır. 2003 yılında, televizyon için çekilmiş bir İngiliz draması olan “Boudica”’daki Prenses Isolda canlandırmasıyla televizyonlarda da tanınan bir yüz olmuştur. Aynı yıl, Agatha Christie’nin “Nil’de Ölüm” adlı çalışmasının televizyon uyarlamasında rol almıştır. Daha sonra, Blunt, Kral 8. Henry’nin 38 yıllık fırtınalı hükümdarlığını konu alan iki bölümlük televizyon dizisi “Henry VIII”de oynamıştır. Oyuncu burada, Henry’nin beşinci karısı gencecik Kraliçe Catherine Howard rolünde, Ray Winstone, Helena Bonham-Carter ve Michael Gambon ile birlikte kameranın karşısına geçmiştir. Bu dizi 2003 Uluslararası Emmy Ödülleri’nde En İyi Televizyon Filmi Ödülü’nü kazanmıştır.

Ekim 2004’te çekilen ve eleştirmenlerden büyük beğeni toplayan Gideon’s Daughter filminde, Blunt, Bill Nighy ve Miranda Richardson ile yanyana rol almıştır. Bu film ilk olarak Şubat 2006’da BBC ONE kanalında ve aynı yılın nisan ayında da BBC America kanalında gösterime girmiştir. Emily bu çalışmadaki başarısıyla, 2007 Altın Küre Ödülleri’de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür.

Blunt, gene 2006 yılında The Devil Wears Prada fiminde rol almıştır. Lauren Weisberger’in yazdığı çok beğenilen bir romandan uyarlanan bu filmde, Emily, Runway Dergisi’nin yönetici asistanı ve her an sinir krizinin eşiğinde olan, fena halde nevrotik, Emily Charlton karakterine can veriyor. Yönetmen koltuğunda David Frankel’i gördüğümüz ve oyuncu listesinde Anne Hathaway, Meryl Streep ve Stanley Tucci’nin de yer aldığı bu film Haziran 2006’da A.B.D.’de büyük başarıyla gösterime girdi ve sırf bu ülkede 125 milyon A.B.D. Doları’nı aşkın, dünya çapında is 320 milyon A.B.D. Doları’nı aşkın gişe başarısı elde etti. Blunt, bu çalışmadaki performansıyla, 2006 Gençlerin Seçimi Ödülleri’nde Yeni Başarılı Kadın kategorisinde ödüle aday gösterildi ve 2006 Movieline Genç Hollywood Ödülleri’nde Yeni Başarı Ödülü’nü kazandı. Bu rolüyle, gene, Altın Küre ve BAFTA Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’ne de aday gösterilmişti. Bundan sonra, Blunt, 2007 BAFTA Ödülleri’nde Yükselen Yıldız Ödülü’ne de aday gösterildi.

Ağustos 2006’da, Blunt The Great Buck Howard filminde çalışmaya başladı. Senaristliğini ve yönetmeliğini Sean McGinly’nin yaptığı bu filmdeki diğer oyuncular arasında Tom Hanks, John Malkovich ve Colin Hanks vardı. Filmin galası 2008 Sundance Film Festivali’nde yapıldı. A.B.D.’de gösterime girişi ise 2009 Mart ayında gerçekleşti. Emily’nin bundan sonraki çalışması ise Dan in Real Life filmidir. Bu filmde, Steve Carell, Juliette Binoche ve Dane Cook ile kameranın karşısına geçti. Film, A.B.D.’de Ekim 2007’de, İngiltere’de ise Ocak 2008’de gösterime girdi.

Blunt, daha sonraki çalışması olan The Jane Austen Book Club’ta Maria Bello, Frances McDormand, Kevin Zegers ve Hugh Dancy ile rol aldı. Bu film 2007 sonbaharında gösterime girdi.

Saha sonra iki ay süreyle Albuquerque, New Mexico’da Sunshine Cleaning filmini çekti. Little Miss Sunshine filminin yapımcılarından çıkan bu filmin yönetmen koltuğunda Christine Jeffs oturuyordu ve galası 2008 Sundance Film Festivali’nde yapıldı. Filmin başarıyla gösterime girişi ise Mart 2009’da gerçekleşti. Blunt bu filmdeki performansıyla, Eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’ne aday gösterildi.

Blunt’ın bundan sonraki projesi olan ve Mike Nichols’ın yönettiği Charlie Wilson’s War’daki rol arkadaşları Tom Hanks, Julia Roberts ve Philip Seymour Hoffman’dı. Bu film A.B.D.’de, Aralık 2007’de gösterime girdi.

Derken, Blunt, Martin Scorsese’nin yapımcılığını üstlendiği The Young Victoria’da rol aldı. Julian Fellowes’ın kaleminden çıkan bu filmin yönetmen koltuğunda Jean-Marc Vallee’yi görüyoruz. Oyuncular arasında ise Miranda Richardson, Jim Broadbent ve Rupert Friend’i sayabiliriz. Film İngiltere’de Mart 2009’da gösterime girdi ve 2009 Toronto Film Festivali’nin kapanış filmi olarak gösterildi. Sonra bu ülkede, Ocak 2010’da sinemalarda gösterildi. Blunt, bu filmdeki performansıyla, 2010 Altın Küre Ödülleri’nde ve eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne aday gösterildi.

Şubat 2010’da, Blunt, Joe Johnston’ın yönettiği The Wolfman adlı filmde, Benicio del Toro ve Anthony Hopkins ile birlikte kameranın karşısındaydı. Gene Şubat 2010’da, Disney’in 3 boyutlu çizgi filmi Gnomeo and Juliet’te Juliet’i seslendirdi. Karşısındaki ses ise Gnomeo’yu seslendiren James McAvoy’a aitti. Kelly Asbury’nin yönettiği bu çalışmanın film müziklerini Elton John yapmıştı.

Aralık 2010’da, Blunt, Jonathan Swift’in ünlü romanı Gulliver’s Travels’da, Jack Black ve Jason Segel ile birlikte Princess Lilliputia rolünde oynadı.

Mart 2011’de, Emily, gerilim türünden The Adjustment Bureau adlı çalışmada George Nolfi’nin yönetmenliğinde rol aldı. Aynı yıl, Disney’in The Muppets dizisinde rol aldı.

Bundan sonra Blunt, Ewan McGregor, Kristin Scott Thomas ve Amr Waked ile Lasse Hallstrom’un yönettiği Salmon Fishing in the Yemen filminde rol aldı. Filmin galası 2011 Toronto Film Festivali’nde yapıldı. Bu festivalde biletleri en çok satılan film oldu.

2012 yılını başında, Blunt, Universal Pictures şirketinden çıkan, komedi türündeki Five Year-Engagement filminde başrolde oynadı. Bu filmdeki rol arkadaşları ise Jason Segel, Alison Brie, Rhys Ifans ve Chris Pratt’tı. Nicholas Stoller’ın yönettiği ve senaryosunu Nicholas ve Jason Segel’in yazdığı bir projeydi. Blunt Your Sister’s Sister adlı filmde Lynn Shelton’un yönetmenliğinde de rol aldı. Filmdeki diğer yıldızlar Rosemarie Dewitt ve Mark Duplass’tı. Bu film 2011 Toronto Film Festivali’nde sürpriz şekilde büyük başarı gösteren filmlerden birisi oldu.

Blunt, Eylül 2012’de, Doug Liman’ın All You Need Is Kill filminde Tom Cruise ile birlikte oynayacak.

FİLM EKİBİ

Son derece stilize bir çalışma olan ilk yönetmenlik denemesinden bu yana Rian Johnson (Senarist – Yönetmen) yoğun sanatsal renk ve seslerle çektiği filmlerle dünya çapında ses getiren bir filmci. Anlattığı benzersiz öykülerde, çektiği filmin türüne gerçek bir ruh getiriyor.

Johnson 2008 yılındaki ilk uzun metrajlı çalışması olan The Brothers Bloom’da Adrien Brody, Rachel Weisz ve Mark Ruffalo rol almıştı. Johnson bu filmin senaryosunu yazmış ve yönetmişti. Kendisi bu filmi şöyle tanımlıyor: “Öykücülüğü kendi hayatımızda nasıl iyiye ve kötüye kullanabildiğimizi gösteren bir dolandırıcı filmi.” Bu filmde, Brody ve Ruffalo’nun canlandırdığı iki kardeşi izliyoruz. İçine girdikleri toplumdaki elitleri dolandırarak dünyayı geziyorlar. Son hedeflerine varana dek büyük başarıyla mesleklerini icra ediyorlar ama son hedefleri olan güzel mirasyedi (Weisz) onların çizgisinde beklenmedik ve romantik bir sapma yapıyor.

Yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması Brick ona uluslararası ünün kapılarını da açtı. Bu kasvetli ve gizemli filmin 2005 Sundance Film Festivali’nde gala yaptığında bu kadar beğenilmesi beklenmiyordu. Çok düşük bir bütçeyle çekilen ve eş dosttan borç alarak yapılan bu filmde Joseph Gordon-Levitt, eski sevgilisinin katilini ararken yaşadığı küçük kasabanın suç yumağını yavaş yavaş açan genç lise öğrencisini oynuyordu. Klasik bir dedektif öyküsüne zeki, samimi ve modern bir yaklaşımla değinen bu film bazıları eleştirmen derneklerinden, iki tanesi de Bağımsız Ruh Ödülleri’nden olmak üzere, çok sayıda ödüle aday gösterilmiştir. Film ayrıca Sundance’te Jüri Özel Ödülü ile şereflendirilmiştir.

Johnson daha büyüme çağındayken evde arkadaşlarıyla film çekerek bu işe başlamış. Bu şekilde, sinemanın her alanına büyük aşkla bağlanmış. Johnson University of Southern California School of Cinematic Arts’da eğitim gördü. Şu anda, çekeceği bir sonraki filmin senaryosunu yazmak üzere yapımcısının kilerinde kilitlenmiş durumda.

Ram Bergman (Yapımcı) bundan önce Looper’ın senaristi ve yönetmeni olan Rian Johnson ile The Brothers Bloom filminde birlikte çalışmıştı. Bu filmde Adrien Brody, Rachel Weisz, Mark Ruffalo ve Rinko Kakuchi oynamıştı. İkisinin birlikte çalıştıkları diğer bir film olan Brick’te ise Joseph Gordon-Levitt oynuyordu. Bergman şu anda Don Jon’s Addiction adlı filmin post-prodüksiyon aşamasında. Bu film, Joseph Gordon-Levitt’in ilk yönetmenlik denemesi. Başrolde de kendisiyle beraber Scarlett Johansson ve Julianne Moore oynuyor.

Bergman 2006 Film Bağımsız Ruh Ödülleri’nde Yapımcı Ödülü’ne aday gösterilmiş ve 2005 yılında Variety dergisi tarafından İzlenmesi Gereken 10 Yapımcı listesinde yayınlanmıştır.

JAMES D. STERN (Yapımcı) Endgame Entertainment şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı’dır. Endgame şirketini 2003 yılında bir finansman ve yapımcılık fonu olarak kurmuştur. Başlangıçta, Endgame üçüncü kişilerin projelerinin yapımcılığını üstlenen ve bu projelere finansman sağlayan bir şirket olarak öne çıkmıştır. 2006 yılında, kurulan ilk fonun başarılı olması üzerine, Endgame bir miktar daha sermaye artışına giderek, yapımcılık konusunda tam kapsamlı çalışan bir işletme şirketi haline gelmiştir. Endgame kurulduğu ilk günden bu yana, 30’dan fazla filme, birkaç Broadway gösterisine ve çeşitli  eğlence gösterilerine finansman sağlamıştır.

Ödüllü bir tiyatro yapımcısı, filmci ve Endgame Entertainment şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı olan Stern 50’den fazla film ve gösterinin yapımcılığını üstlenmiştir. Film olarak, Stern’in yapımcısı olduğu son proje Steven Soderbergh’in yönettiği ve Rooney Mara, Channing Tatum ve Jude Law’un rol aldığı Side Effects 2013 yılında gösterime girecek. Yapımcılığını üstlendiği çok çeşitli türlerden çıkan diğer filmler ise şöyle: Hotel Rwanda, I’m Not There, The Brothers Bloom, Lord of War, Harold and Kumar Go to White Castle, ve Oskar’a aday gösterilen An Education. Bunun yanısıra, Stern’in birkaç yönetmenlik çalışması da var. Bunlardan bazıları şöyle: Oskar’a aday gösterilen belgesel Every Little Step, …So Goes the Nation, The Year of the Yao ve Michael Jordan to the Max ile HBO’dan çıkan uzun metrajlı çalışma It’s the Rage. Televizyona gelecek olursak, Stern şu anda 10 bölümlük bir belgesel dizisi olan “Sport in America: Our Defining Stories”i yönetiyor. Bu dizi HBO kanalında 2013’te yayınlanacak. Bütün bunlara ek olarak, Stern’in imzasını taşıyan Broadway gösterileri şöyle: Tony ödüllü müzikallerden The Producers ve Hairspray, Tony Ödülü’ne aday gösterilen Legally Blonde, A Little Night Music ve uluslararası üne sahip Stomp.

Stern’in yapımcılık ve yönetmenlik kariyerinin yanısıra, “fonların fonu” Stern Joint Venture, L.P. (“SJV”) şirketini kurup yönetmişliği de var. 1991’den 2001’e kadar süren 10 yıllık hayatında, Stern Joint Venture Company yılda %19.75 getiri sağlamayı başarmış bir şirkettir. Stern University of Michigan’da yöneticilik konusunda yüksek lisans ve Columbia University’de pazarlama ve finans konusunda işletme yüksek lisansı yapmıştır.

Steve Yedlin (Görüntü Yönetmeni) Rian Johnson’ın ilk iki filminde de çalışmıştır: Joseph Gordon-Levitt’in başrolde oynadığı Brick ve Rachel Weisz, Mark Ruffalo ve Adrien Brody’nin başrolleri paylaştığı ve Doğu Avrupa’nın dört bir köşesinde çekilmiş olan The Brothers Bloom. Dünyanın her yerindeki eleştirmenlerden büyük beğeni toplayan Brick Yedlin’in yönetmenliğini yaptığı ve galası Sundance Film Festivali’nde yapılan ikinci filmdi ve Orijinal Görüntü dalında Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Bu film, gene, Bağımsız Ruh Ödülleri’nde John Cassavetes Ödülü’ne ve Deauville Film Festivali’nde Büyük Özel Ödüle de aday gösterilmiştir. Yedlin’in Sundance Film Festivali’nde galası yapılan diğer filminin adı ise Lucky McKee’s May ( 2002).

Yedlin’in çekmekten büyük mutluluk duyduğu belgesel türünden bir kısa film olan The Witness: From the Balcony of Room 306 2009 yılında Oskar’a aday gösterilmiştir.


Leave a Reply