Festivalden Filmler

Bir festival daha geldi… Geçti!

‘Emek’ mücadelesi, güzelim filmleri, kaçırdığım, yetişemediğim, atladıklarım, izlemeye doyamadıklarım… Henüz taze iken, üzerimizden yorgunluğunu bile atamamışken yenisini beklerken buluyoruz kendimizi. Bu tatlı yorgunluğu, hemen peşinden gelen özlemi kısaca İstanbul Film Festivali’ni ‘romantik’ buluyorum nedense… Ulusal ve Uluslararası yarışma filmlerinin neredeyse tamamını izledim. Ulusal yarışma seçkisi, eksiği/fazlasıyla birlikte, festivalin şaşırtıcı ve sevindirici taraflarından biriydi. Ve işte iki haftalık serüvenden izlediklerim, aklımda kalanlardan kısa kısa notlar, karalamalar:

Yasak Aşk – Two Mothers

‘Yasak Aşk’, iki radikal annenin, hayatla, dostlukla, aşkla ama belki de en çok boşlukla ilişkisine değiniyor. Zamanın deniz, dostuk ve şarapla aktığı Avustralya’da keyifli mi keyifli okyanus kıyısında, çocukluk arkadaşı iki annenin, birbirlerinin ergen oğullarıyla yaşadıkları ilişkiyle kafaları karıştırıyor. Ülkemizde etkisi nasıl olur bilinmez ama, dostluk ve aile değerlerini iki orta yaşlı kadının gözünden cesur bir yaklaşımla ele alan Anne Fontaine, tartışmalara açık bir ‘fantezi’ filmi koyuyor ortaya. Olayın başından sonuna gelişimini gösterme çabası elde olmadan ‘zorlama’ düşüncesini akla getiriyor, birden çok final yapıyor belki. Ancak Naomi Watts ve Robin Wright ikilisinin, boşluğun fenteziyle örülü dünyalarında, ortaya koymanın zor olduğu iki dost/anne performansları ilgiye değer.

Bayanlar ve Baylar – Final Cut – Ladies and Centilmen

Bir film mi değil mi, çok emin değilim… Ama keyifle izlenecek, sinefilleri fazlasıyla memnun edecek ve su gibi akıp gidecek ışıl ışıl eğlenceli bir proje olduğu kesin. Pálfi’nin, nostalji kokan, hafızalarda yer eden tonlarca filmden kesip biçtiklerini bir araya getirerek oluşturduğu bu abuk kurgu, festivalin hoşluklarından biri olarak yerini alacaktır eminim.

Ernets & Celestine

Çocuklara pişer bize de düşer mönüsünden ‘Ernest ve Celestine’, festivalin ilk iki gününde yaşandı ve bitti… Cesar ‘En İyi Canlandırma’ ödülünü de alan animasyon, iki farklı katmanda yaşayan fareler ve ayıların dünyasını, belki çocukça bir hikayeyle ale alıyor ancak ortaya çıkanın seyrine doyum olmuyor. Dışlanmış iki figür Celestine ve Ernest arasında gelişen ‘doğaya aykırı’ dostluk hikayesinde çizgiler dile geliyor… Hikayesiyle değil belki ama bütünüyle çocuklar kadar yetişkinleri de cezbedecek ‘Ernest & Celestine’, izlenmeye değer animasyonlardan.

Katil – The Iceman

Katil, ‘Buz Adam’ lakaplı Richard Kuklinski´nin kiralık katilliğe geçişinden tutuklanmasına kadar geçen süreci işliyor. Anlaşılmaz ruh halinin uzantısıyla iki farklı hayat yaşayan Kuklinski’nin görünürde geçim kaynağını oluşturan gangster çete hikayeleri, kötü adamlar, tavizsiz ve acımasız ölümler yeni bir şey söylemiyor elbette.  Ancak, gerçek hikaye olması dışında, Michael Shannon’ın varlığıyla ilgi çekici hale gelmeyi başarıyor. Fedakar koca/baba ve soğuk kanlı katil arasında psikolojik sınırlarda dolaşan seri katili tanıma hikayesi, dönemin dokusunu da layıkıyla yansıtıyor. Cinayet kariyeri(!) boyunca işini eve taşımayan ve hiç renk vermeyen ‘Buz Adam’ karakterinde, Shannon yine çok iyi. Sırf bu performans için bile izlenebilir. Öncesinde ya da yeterli gelmediyse sonrasında, ‘The Iceman Tapes: Conversations with a Killer’ ve ‘The Iceman Confesses: Secrets of a Mafia Hitman’ belgesellerini izlemenizi öneririm.

Babadan Oğula – The Place Beyond The Pines

Kendince genetik mirası işleyen ‘Babadan Oğula’, sistemin şekillendirdiği dramatik bir kesişim hikayesi sunuyor. Ryan Gosling ve Bradley Cooper’ı karşı karşıya getiren film, yıldız kadrosuyla olduğu kadar kelebek etkisiyle değişen ve iç içe geçen hayatlarla da dikkat çekiyor. Birbirinden tamamen farklı iki kişi üzerinden ilerleyen bu çok merkezli hikaye, önce biriyle başlangıcını yapıyor, sonra kesiştiriyor ve ardından diğerine yöneliyor. Hal böyle olunca, üçe ayrılan evre, en az iki filmlik karmayla çıkıyor karşımıza. Uzun süresi belki yeterli bu harmanı toparlamaya ancak Cianfrance kuşakları fazla belirgin bölümler halinde sunmayı yeğlediğinden, film, çarpıcılığını ve izleyeninin ilgisini yitirme riskini taşıyor.

Başka Bir Hayat – Dans La Maison

François Ozon asla hayal kırıklığı yaşamayacağımız filmlerden birine imza atıyor. San Sebastian En İyi Film, En İyi Senaryo ve Toronto Fipresci ödüllerini kazanan film, katmanlara ayrılan sürprizlerinin yanında bir edebiyat, yazın şöleni adeta. Yazma yeteneğini keşfettiği ve bir yandan da gıptayla baktığı ‘öğrenci’sine verdiği dersleri filme zekice serpiştiren Ozon, öğretmenin anlattıklarını birer birer önümüze getiren kurgusuyla festivalin hatta sezonun en keyiflilerinden biri olmaya aday. Sanki doğaçlama yapar gibi, salık verdiği ‘iyi yazar nasıl olunur’ teması üzerinden ilerlerken, merakı son ana kadar elden bırakmıyor. Kurguyla gerçeğin yanyana ilerlediği ‘Ozan’dan dersler’ sunan ‘Başka Bir Hayat’, 24 Mayıs’ta gösterimde!

Goltzius ve Pelikan Kumpanyası – Goltzius and The Pelican Company

Eski ahit yorumları üzerinden, kökenine inip ucu bucağı olmayan mevzulara deli işi bir imza daha geliyor Peter Greenaway’den. Adem ve Havva’dan başlayıp, çıplaklığa, cinselliğe, yasaklara, tabulara tabuları yıkan anlatımla oldukça kışkırtıcı ve sınırları zorlayan bir film ortaya koyan Greenaway, yine temele inerken, tiyatral bir sinema şöleni de sunuyor. Çıplaklığın alabildiğince ön planda olduğu mizansenle rahatsız ediciliğin giderek çoğaldığı film, elbette daha çok söz konusu çıplaklıkla akıllarda kalacak. Gösterime girmesinin neredeyse imkansız olduğu Goltzius ve Pelikan Kumpanyası, tam bir ziyafet… Ancak kesinlikle herkese göre değil!

Ölü ve Mutlu – El Muerto Y Ser Feliz

İspanya – Arjantin – Fransa ortak yapımı bu minimalist yol filmi, ilk başta ilgimi çekenlerdendi. Son demlerini yaşayan, morfinle ayakta duran kanser hastası kiralık katilin serüveni, tesadüfen yol arkadaşı olduğu kadının yöresine kadar uzanıyor. Ancak o kadar eksik ki bu yol, yakınken, özel ve keyifli bir seyirlik olmanın çok dışında seyrediyor ne yazık ki. Hatta öyle ki, aynı tonda ilerleyen ve güzel bir fikir olmaktan çoktan çıkmış hiç vazgeçmeyen dış ses, filme heyecan katan tek şey oluyor.

Geceyarısından Önce – Before Midnight

Richard Linklater, Jesse ve Celine ikilisini yeniden bir araya getirirse… Aradan yıllar geçmiş, iki kızları ve Jesse’nin ilk eşinden oğluyla birlikte Yunanistan’a giden çiftimiz, ‘Geceyarısından Önce’, ilişkilerini masaya yatırıyor. Yıllar, gerçekte neleri katıp neleri götürür bilinmez ama Celine ve Jesse’nin kimyalarından hiçbir şey götürmediği kesin. Çoluklu çocuklu olduklarına aldırmadan, izleyenine müthiş bir ‘hatırlatma’ yaşatıp ‘Geceyarısından Önce’ye ustalıkla odaklanan Linklater, Delpy ve Hawke üçlüsü, hala çok keyifli. Kaçırmayın…

Kapital – Le Capital

Festivalde ‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ alan Costa-Gavras ustanın son filmi Kapital, paranın yolunu, girip çıktığı cepleri ve hiç değişmeyen düzeni takip ediyor. Parayı yönetenleri, bu düzenbaz düzenin efendilerini Avrupa’nın güçlü bankalarından birinin başına getirilen yeni yönetim kurulu başkanı genç Tourneuil´ün izinden giderek getiriyor önümüze. Acımasız sisteme acımasız bir bakışla eleştirisini sunan Costa-Cavras, kemikleşmiş sistemin değişmeyeceği ‘karanlık’ gerçeğini yine müthiş bir estetikle sunmayı başarıyor.

Ölü Avrupa – Dead Europe

Avustralya’dan çıkıp Yunanistan’a oradan da Paris’e uzanan, geçmişin izleriyle boğuşan Isaac´in hikayesi, Avrupa’nın göze görünmeyen ya da ötelenen insanlarına çeviriyor yüzünü. Babasının ölümü üzerine yasak zincirinin kırarak anavatanına dönen Isaac, deliliğe kayan psikolojisiyle birlikte parçalanmış ailenin izlerini sürüyor. Uluslararası yarışma filmlerinden olan ‘Ölü Avrupa’, tarihin tozlu raflarında sıkışıp kalmış suçları, dramları işliyor, bir kez daha… Ölü Avrupa ya da Avrupa’nın ölü insanları fikri güzel de olsa, çekicilikle sunulduğu söylenemez.

Kuleli Ev – House With A Turret

Eva Neymann’ın yönettiği Ukraynalı yazar Friedrich Gorenstein´ın öyküsüne dayanan ‘Kuleli Ev’, bana göre, festivalin incilerinden biri. Sekiz yaşındaki bir çocuğun küçük dünyası üzerinden kocaman gerçekler gözler önüne seriliyor. Savaşın götürdükleriyle yaşayan ülke, hep orada durduğunu hissettiren savaş, buhranlı yıllar, bir adım ötede duran ölüm ve yoklukla gelen insan doğası, karlarla kaplı siyah-beyaz görüntülerle öylesine etkiyeci ki… Film akıp giderken bütününü, savaş denen ‘hiçlik’i bir kenara bırakıp, her bir karakteri her bir sahneyi, durdurup tek tek inceleme isteği kaçınılmaz. Festivalin hoş sürprizlerinden, mutlaka izleyin.

Sadece Aşk – Den Skaldede Frisor

Son olarak Oscar kazandığı ‘Haevnen – Daha İyi bir Dünyada’sını izlediğimiz Susanne Bier, bu kez romantik komediye yelken açıyor ve orta yaşlı bir aşk hikayesiyle peri masalı sunuyor. Danimarka’da yaşayan bir ekek ve Danimarkalı bir kadını, çocuklarının düğününde bir araya getiren film, türüyle de Haevnen’den uzaklaşıp, gerisinde kalıyor. Mamma Mia’dan izler taşıyan eski Bond Pierce Brosnan hala ilgi çekici. Hikayenin sıcaklığında payı büyük Trine Dyrholm katkısı ise tartışılmaz. ‘Sadece Aşk’ın izlemeye alışık olduğumuz klişelerden oluşan nice romantik komedilerden iyi olduğu kesin. Ancak ‘Haevnen’ ayarında bir film bekleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir.

Yarım Kalan Hayat – Nairobi Half Life

‘Yarım Kalan Hayat’, ünlü olmak için köyünden çıkıp fırsatlar şehrine giden bir gencin mücadelesini anlatıyor. Mottosunu ‘bana bir hayat lazım’ cümlesiyle kurgulayan gencin ‘hayatta kalma’ mücadelesi bilindik bir hikaye aslında. Suç çetelerine bulaşsa da oyuncu olma sevdasından vaçgeçmeyen ve iki farklı hayat yaşayan Mwas’ın, hayallerini yaşadığı paralel süreci ve naifliği ise ilgi çekici. Girmeyi hiç istemeyeceğimiz dünyada, neredeyse nefes almak kadar doğal hale gelen suç ve yozlaşmışlık ‘Yarım Kalan Hayat’ın en önemli malzemesi. Kenya’dan insan manzaraları özetle… Kenya’nın ilk ve tek Oscar adayını izlemek adına ilginç olabilir.

Ne Yaptın Richard? – What Richard Did?

Dublin’in iyi aile çocuklarından gelecekleri parlak bir grup gencin, dertten tasadan uzak hayatları bir ‘an’lık kara olayla değişir. Ya da aslında olması gereken bu… Kevin Power´ın romanından uyarlanan yarışma filmlerinden ‘Ne Yaptın Richard?’, sakinliği elden bırakmayan bir film. Merkezine yerleştirmesine rağmen Richard’ın psikolojisine, içinde olup bitenlere mesafe koyması belki takdir edilesi. Hani, yaşanılan değişimi bile büyük bir sükunetle sırtlanan, derdini göze sokmadan anlatanlardan…  Aslında hep süregelen ama çarpıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen ‘Hayat devam ediyor, vay gidene…’ cümlesini bir kez daha hatırlatması adına ilgi çekici de olsa, vurucu olduğunu söylemek zor.

Her Şey O Kadar Sessiz Ki – Boven Is Het Stil

Yarışma filmlerinden Hollanda-Almanya ortak yapımı filmde Helmer, izole çiftlik evindeki rutin hayatında, bir yandan hasta babasının ölümünü beklerken, diğer yanda küçük mutluluklar keşfetmeye çalışıyor. Son derece sessiz ve sakin bir hayat bu… Gününü babasının ve hayvanlarının olağan bakımına adamış orta yaşlı bir adamın, yalnızlığını, bastırılmış duygularını hatta öfkesini, zaman zaman da olsa insani paylaşımlara ve beraberinde cinsel kimliğe değinmeye çalışan atmosferini tanımlayabilmek hayli zor. Her şey gerçekten de o kadar sessiz ki, vaktinin çoğunu geçirdiği odanın ölüm kokusuna, zamanın akmadığı durağan tempoya ve karakterin yalnızlığına sessizce eşlik etmemek mümkün değil…

Hayatboyu

Ötelenen, kıyıda köşede kalmış yerler ve kişiler üzerine çok söz söylendi, kentler ve kentin merkezinde duranlar belki yokmuş gibi kabul edildi, ötelendi çoğu zaman. Ulusal yarışma filmlerinin neredeyse ortak teması ‘aile’ içeriğine üst-orta sınıf çiftin sorunlarıyla, sıkışmışlığıyla değiniyor Aslı Özge. İyi de yapıyor aslında. Ancak söylemek istediklerini tam da doğru söylemiyor ya da söyleyemiyor. Hele de sadece göstermekle anlaşılmaz deyip, mutfak sohbetinde ‘avokado aldın mı?’ cümlesini kuruyor ki… Ancak yine de şehre gelen ve evlilik sıkışmışlığını değinen konusuyla ilgiye değer bir film.

Yozgat Blues

Mahmut Fazıl Coşkun, bu kez Yozgat’a uzanıyor, mesken ediyor belki ama bunu sadece film isimlemesiyle sınırlı tutuyor. Ortaya genele yayılan, herkesi içine alabilecek sıcaklıkta, samimi bir film çıkıyor. Hem Yozgat, yer yöre bahane, bu ‘olamama’, ‘gidememe’, ‘kalamama’ hikayesinde her yer Yozgat, her yer İstanbul aslında. Arada derede kalmış müzisyen ile Altın Lale alan Ercan Kesal’ın varlığı bir yana, Nadir Karabacak da ayrı bir renk katıyor filme.

Özür Dilerim

Zihinsel engelli orta yaşlı bir adamının/çocuğun aile içindeki yerini ve yaşanılan dramı sorgulayan hikaye, elbette ilgi çekici. Güven Kıraç’ı, üzerinde uzun uzadıya çalıştığı ‘rol’ü için tebrik etmeli. Annenin ailedeki yerini, önemini, koşulsuz sevgisini gösterdiği için de… Ancak tüm bunların iyi bir birleşimle sunulduğunu söylemek zor.

Soğuk

Adının hakkını verdiğini söyleyebiliriz. İzlerken ve bitiminde soğuk rüzgarların estiği, kadın ve erkek dünyasını tüm rahatsız ediciliğiyle önümüze getiren film, Uğur Yücel imzasını taşıyor. Doğru tonlara basıyor basmasına, her türlü şiddeti konusuna teslim ediyor başından sonuna, ama… Israrla çiziyor altını; kadın ve erkeği aynı kareye koymak demek şiddet demek, herkes yerini bilecek demek aynı zamanda. Tüm bunları göstere göstere yapması, fazla göze sokması zaman zaman filmin aleyhine işliyor ne yazık ki…

Karnaval

İlk filmlerinden biri… Ve bunu hissettirenlerden. Can Kılcıoğlu imzalı ‘Karnaval’, ailenin çocuktan, çocuğun aileden dertli olduğu filmlerden. Ancak ilginçtir ki, söz konusu dram sempatikliğinin arkasında saklanıyor önce ve tuhaf bir ‘romantik komedi’ye dönüşüyor zamanla. Ve ‘Karnaval’, sinema filminden öte TV filmi olarak yerini alıyor belleğimde…

Köksüz

Ulusal yarışma filmleri arasındaki favorim ‘Köksüz’dü. Hikayenin çıkış noktasını da oluşturan ‘babasızlık’ ve beraberinde gelen ‘aile dramı’nı işleyen ’Köksüz’, ‘aile’ denen karmaşanın açmazında iyi çekilmiş, iyi oynanmış sarsıcı bir ilk film. Anne-kızı oynayan, filmin iki kadın oyuncusu Ahu Türkpençe ve nefret edilesi anne Lale Başar’ın performansları kesinlikle ilgi çekici.

Devir

Usta yönetmen Derviş Zaim’in ‘Devir’i doğa ve insan ilişkisine gelenekleri de katıyor ve ortaya izlemesi ilginç bir film çıkıyor. Yöre sakinlerinin, daha doğru tanımla yöre çobanlarının oynadığı, belgesel stile meyleden ama kurmaca bir film ‘Devir’. Böylesi bir çağda eskilerde kaldığını düşündüğümüz hatta bilmediğimiz geleneklerin, yöre sakinleri tarafından hala büyük bir özveri ve heyecanla sürdürüldüğünü görmek ilginç. Şehirli mühendisin doğayı nasıl tahrip ettiğini de… Devir’in beni şaşırttığını söylemeliyim, iyi yönde mi kötü yönde mi henüz karar veremediğim, tam olarak tanımlayamadığım bir şaşkınlık bu. Olaya büyük çerçeveden bakmak, üçlemenin tamamlanmasını beklemek en doğrusu sanırım…

Sen Aydınlatırsın Geceyi

Yarışma filmlerinin en çok ses getireni… Herkesin ‘özel’ olduğu bir yerde, ‘özel’ olmak neye yarar ki… ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan bu siyah – beyaz, komedi mi dram mı belli olmayan absürt mü absürt fantastik film, sinema tarihimizdeki yerini alıyor. Ali Atay’ın oyunculuğu ve karakterinin nice saptaması da alacaktır eminim. İzleyen hemen herkes gibi en iyi Onur Ünlü filmi olduğunu düşünüyorum. Kendini tekrar eden, nakarat misali serpiştirilen müzikleri ve özellikle etkileyici/ sürprizli finali unutulacak gibi değil. Vizyona girecek-girmeyecek tartışmaları devam ederken vizyon görmesi gerektiğini düşünmekle birlikte, Onur Ünlü’nün kararını saygıyla karşıladığımı da belirtmeliyim. Öte yandan tüm bu tartışmalar ve sonucunda vizyona girmeme ihtimali, filmi ‘kült’ (doğru mu değil mi tartışılır ama) mertebesine de yerleştirecektir eminim.

Saldırı – The Attack

40 dile çevrilen ‘Saldırı’ kitabından uyarlanan film, intihar bombacısı bir eylemci üzerinden, kökleri ile yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı hayat arasında sıkışıp kalmış bir bireyi tanıtıyor bize. Bir yanda inandıkları, vicdani ve en önemlisi temel insanlık duruşu, öte yanda o hiç bitmeyen kavga… Anlaşılması zor coğrafyaya farklı bir bakışı var filmin. Ortada kalıyor belki çoğu şey ama hemen toparlanıp tanımlanacak bir konu olmadığını da hissettiriyor öte yandan. Ne şaşalı bir sinema dili ne de akılda kalıcı performansları var ama ilgi çekici kesinlikle…

Öğrenci – Student

Dostoyevski´nin Suç ve Ceza´sına Kazak dokunuşu… Omirbayev, Kazakistan´ın en başarılı yönetmenlerindenmiş. Umarım ‘Öğrenci’, Kazak sinemasının en başarılı sinema örneklerinden biri değildir. Fikir güzel de olsa, olmamış, olamamış bir film ne yazık ki.

Saksı Olmanın Faydaları – The Perks of Being A Wallflower

Film güzel, ortam şahane, dramı mizahı yerinde. Amerikan gençliğinin lise yılları ve bitmek bilmez sorunları filmlere yıllarca konu oldu, olmaya da devam edecek. Hem gençliğin sorunları, hem geçmişten gelen sorunları, önce yalnızlık ve sonrasındaysa dayanışmayla anlatıyor, sıkılmadan da izleniyor. Eğlencesinin yanında sarsıcı nedenler de sunuyor belki. Ancak gençlik filmi sonuçta, ötesi yok…

Son Konser – A Late Quartet

Başrollerinde Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Christopher Walken ve Mark İvanir’ın yer aldığı ‘A Late Quartet’i izlemek, duygu yüklü bir konser izlemek/dinlemek gibiydi neredeyse. Beethoven’ın bestelemesi de icrası da zor eserini aynı paralellikte devam eden çalkantılı hayatlara fon yapan filmi, gayet taraflı izledim açıkçası; Beethoven op131 yaylı çalgılar kuarteti, müthiş kadro, müthiş müzik… Dramın keyfi olur mu bilmem ama ‘Son Konser’ keyifli bir dram oldu adıma…

Disconnect

İnternet dünyası, kesişen ve dağılan hayatlar. Henry-Alex Rubin´in ilk uzun metraj kurmaca filmi, aslında bildiğimiz ama ucu bucağı olmayan internet sorunsalını getiriyor önümüze. İyi ile kötü hep var, ‘internet’ ise sadece bir araç. En büyük problem kötü/sorunlu ellere geçtiğinde iyilerin de canının yanacak olması… İşte bu ‘özgürlük’ ya da ‘tutsaklık’ı kendince yorumluyor film. Ama ilginçtir ki, tıpkı sanal dünyanın kendisi gibi, engel ve tuzaklarının yanında, birleştirici yanına da değinmesi, kafası karışık bir film olduğu anlamına da geliyor öte yandan…

Perde – Parde

Yazarına, yönetmenine, hayvanına, kadınına yasaklar getiren bir ülkede yasaklı bir sinemacı neyi nasıl anlatabilir? Herkes izlemeli bence, Panahi’nin varlığı, çabası ama en çok cesareti yeter…

Camille Claude 1915

Altın Lale Uluslararası Yarışma’da Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Bruno Dumont’un yönettiği ‘Camille Claudel 1915’, festivalin en beğendiğim filmlerden biri oldu. Camille Claudel’un etkileyiciliğinden mi yoksa Dumont’un üst düzey bakışından, sadece üç beş günle, gelecek 30 yılın hatta geçmişin trajedisini sunuşundan mı, emin değilim. Camille Claude sıkışıp kaldığı akıl hastesinde tiyatro çalışmasını izlerken, düşünmeden edemedim: başarısının üstünü kapatan trajediyle boğuştuğu o yıllarda hayatının kitaplara, filmlere konu olacağını bilse ne hissederdi acaba? Başarıdan bile büyük bir trajedi ya da trajediye rağmen başarı…  İlginizi çekiyorsa, kısacık bir kesit sunan ve gerisini hayal gücümüze bırakan etkileyici ‘Camille Claude 1915’ öncesi, bir başka Bruno’nun (Nuytten) çektiği, Rodin ile aşkına odaklanan 1988 yapımı filmi de izlemenizi öneririm.

Lanetli Kan – Stoker

Festivalin hatta sezonun merakla beklenen filmlerinden ‘Lanetli Kan’, Park Chan-wook´un ilk Hollywood çıkarması. Yaslı anne ve kızın gizemle yolculuğunu müthiş bir estetikle sunan Park Chan-wook, Hollywod’a hoş gelmiş diyorum özetle… Gerilimini konusundan ziyade işlenişinden alan film, senaryosuna hiçbir katkısı olmadığı halde Park Chan-wook stiliyle anılacak. Kendi adıma, kolay çözülür gizemin beni yarı yolda terkettiğini itiraf etmeliyim. Ama bu durum, filmle ilgili beğenimi ve izleme zevkimi hiçbir şekilde değiştirmedi. Yine buram buram aile, kötülük (hatta nedensiz kötülük) ve şiddet kokan film, gayet kıvamında olmakla birlikte, bitiminde değişik bir tat bırakacak psikolojik gerilim-dram.

Belgeseller ise bir başka yazıya…

Festival herkese ama seçimler kişiye özel, bunu da atlamamalı… Nice festivallere…


Leave a Reply