L’écume des jours – Günlerin Köpügü

Bir ‘Dali’ gördüm sanki…

Boris Vian’ın düşlerle kurduğu dünya, Michel Gondry’nin serbestçe dolaşan yaklaşımıyla geliyor karşımıza… Bitkilerin, hayvanların, objelerin gerçek dünyayla örtüşmediği; balıkların musluklardan akıp sırdaş farenin evin içinde cirit attığı, odaların müziğe göre şekil değiştirip hareket halindeki yemeklerin bir türlü yenemediği masalsı bir evren bu.

Şöyle bir üstün körü bile bakmak istesek her yan simge, her yan yeni bir anlam saklıyor, sanki bir akımın en ateşli savunucusuymuş gibi renkler daha bir önem kazanıyor filmde. Hiç dinmeyecek gibi bizi sarıp sarmalayan renk zenginliğinin giderek fakirleştiğini, fiziksel olarak sıkışıp daralan alanların ferahlığı nasıl unutturduğunu görüyor ama tam olarak nerede ne zaman başladığını kestiremiyoruz bir türlü.

Başa dönersek… İyi yaşayıp keyfi yaşam biçimi olarak benimseyen hali vakti yerinde entelektüelimiz Colin’in hayatını radikal biçimde ikiye bölen dönemin öncesi ve sonrasına bakmamız gerekiyor önce. Müthiş icadı piyanokteyliyle (piyanonun notalarıyla hazırlanan) içkisini yudumlayan Colin, tıpkı aşçısı/avukatı Nicolas (Omar Sy) ya da Fransız düşünür Jean-Sol Partre’e (Philippe Torreton) saplantılı derecede düşkün yakın arkadaşı Chick (Gad Elmaleh) gibi aşık olmak istiyor. Her şey istemekle başlarmış ya, oluyor da! ‘Caz’ın susmadığı, neşenin dansın hakim olduğu dönemin, yeşeren Colin (Romain Duris) ve Chloe (Audrey Tautou) aşkıyla boyut değiştirmesi de aşkın gelişi kadar çabuk oluyor. Sonrasındaysa gölgelenen mutluluklarla başlıyor dönüşüm. Genel çerçevede, aynı kareye yerleşen yağmur ve güneş gibi renkli hayattan çöküşe doğru adım adım uzanan zıtlıklar dans ediyor sanki; yaşam/ölüm, mizah/dram, aydınlık/karanlık ama ille de hüzün…

Sürrealist bir yazar gerçeğin kendindeki izdüşümünü yazıyor, sürrealist bir yönetmense eldeki malzemenin kendindeki izdüşümünü. İzleyenin de belli ölçüde bu döngünün içine girmesi elbette kaçınılmaz. Bu gerçeküstü dünyadan çıkıp dünyamıza döndüğümüzdeyse ilişkinin evreleriyle değişime uğrayan portreler bir yana, bir adamın tedavi amaçlı da olsa karısına çiçek alma zorunluluğu ya da ‘silah’ tohumlarının ‘insan’ vücudunun sıcaklığıyla üretimi gibi absürt olduğu kadar düşündürücü kimi detaylar da kalıyor akılda.

Sona doğru giderken filmin kendisi kadar tüm karakterlerin de ‘değişim’den nasibini aldığına tanıklık ediyor; Vian’ın ‘’Beni tüm insanların değil, tek tek insanların mutluluğu ilgilendirir’’ sözünü sağlamasını yapar gibi her bir  karakterin mutsuzluğuyla da haşır neşir oluyoruz. Bir Salvador Dali tablosu, belki biraz Tim Burton esintisi ama en çok, nesnelerin bile kimlik kazandığı dokunaklı bir Vian portresi… Bir yönetmen daha ne ister diye sormadan edemiyor insan. Yaratıcılıkta sınır tanımayan parçaları birleştirecek zemini yakalayan Gondry de olabildiğince üzerine gidiyor bu malzemelerin; fazlasıyla sürrealist, belki biraz da vintage ama kesinlikle deli işi! ‘Tam olmadı, bir daha izlersem oturacak sanki her şey yerine’ dedirtecek kadar yoruma açık, yorucu, kışkırtıcı! Özetle, çözümsüz karşıtlık senfonisi… Film tam 130 dakika belki ama Boris Vian daha önce 1968 ve 2001 yıllarında sinemaya uyarlanan romanını, henüz ‘26’ yaşındayken ve iddiaya göre sadece ‘iki’ günde yazmış.

Bu yazıyı yazarken Duke Ellington dinledim, kimbilir, belki odamın şekli değişir diye… ‘Günlerin Köpüğü (L’écume des jours)’, ancak rüyalarda karşımıza çıkabilecek anlatımıyla -kendi- seyircisini bekler! Fransız oyuncu Romain Duris’in filme çok yakıştığını da belirtmeliyim.

İyi Seyirler,

Hilal Çetinder


Leave a Reply