Ginger ve Rosa – Bir Hayalimiz Vardı

İngiltere, 1960’lar… Toplumsal değişimin başladığı, cinsel özgürlüklerin yaşandığı, nükleer savaş tehdidinin kol gezdiği ve elbette aktivist yıllar! Daha doğmadan yakınlaşan Ginger (Elle Fanning) ve Rosa (Alice Englert), filmin ‘küçük kadınlar’ı. Çocukluklarından itibaren ayrılmayan ve ruh ikizi gibi dolaşan ikili, ilk öpüşmenin provasını yapacak ve heyecanını beraber yaşayacak kadar yakın, aynı oranda farklılar.

Filme adını veren iki genç kız üzerinden ilerlese de hikaye, olayların merkezi ‘Ginger’…  ‘Ve Rosa’ ise Ginger’ın dünyasındaki tartışılmaz varlığına rağmen daha çok en yakın ‘komşu kız’ı, en azından bizim için. Ginger’ı ve değişen ev hayatını yaşarken, Rosa’nın babasının evi terk edişine ve sürece yayılan annesiyle iletişimsizliğine perdenin ardından bakar gibi gizlice tanıklık etmemiz bundan.

‘Ginger ve Rosa’, bir anlamda geçtiğimiz yıl vizyona giren ‘Moonrise Kingdom’ı getiriyor akla. Masumiyet yaşları, özgür ruhlar ve Anderson karakterlerinde olduğu gibi tutkuyla bağlanacakları bir ‘şey’ arayan küçük kadınlar… Gençliğe adım attıklarında ise şekilleniyor iyiden iyiye hayaller; Ginger ‘dünyayı kurtarmak’ ve sanat’ı (şiir), Rosa dönemin Londra’sının Mod gençliğini ve aşkı’ı düşlüyor hep.

Londra doğumlu yönetmen Sally Potter, 60’lı yıllarda henüz çocukken yaşadığı dönemi Ginger ve Rosa’nın arkadaşlıkları üzerinden, parçalanan aileleri ve dönemin politik ‘bunalım’ını fona yedirerek anlatmayı tercih ediyor. Soğuk Savaş’ın dorukta olduğu yıllar, politika ve devrim hayli silik belki ama çocuk/ergen algısından daha çok değil. Terapi seansı izler gibi karakter/davranış keşfi de yaşatıyor öte yandan: Değişimini hissettirip yaşadığı aşkla kadınlaşarak yaşıtına fark atan Rosa, karizmatik ve sınırları olmayan dünyasında yaşayan pasifist bir baba, iki genç kızın da sıkıcı buldukları ve arka plan(ların)da kalan mutsuz, yaralı anneler! Ginger’ın vaftiz babaları Mark 1 (Timothy Spall) ve Mark 2 (Oliver Platt) ile aktivist Bella’nın (Annetta Bening), küçük rollerine rağmen Ginger’ın dünyasındaki yerleri ayrı. Şüphesiz, filme kattıkları lezzet de.

Baby boomer olmasına rağmen belki de zamanın y kuşağı olan Ginger’ın hep kulak kesildiği dünyadaki ‘bunalım’ dönemi, Ginger ve Rosa’nın bunalımları altında kaybolup gidiyor. Filme daha çok katkı sağlayacakken ne yazık ki geri planda kaldığına ikna olduğumuz hatta neredeyse unuttuğumuz noktadaysa bir adım öne çıkıp, Ginger’ın ‘Konuşursam duramamaktan korkuyorum’ sözcükleriyle başlayan o harika performansına malzeme oluyor; kendi dünyasındaki savaşa, hayran olduklarının yıkıcılıklarına ve ‘arsız’ değişime karşı sürdürdüğü sessiz eyleminin patlama an’ı oluyor…

Moonrise Kingdom, mutsuz ve yalnız karakterleriyle hüznüne rağmen iyi hissettiren filmlerden, hatta en iyilerinden, biriydi bana kalırsa. Ancak Potter’ın derdi elbette bu değil. İyimserliği elden bırakmasa da filmdeki tüm karakterlerle bağ kurmamızı istiyor sanki, ama en çok Ginger ve Rosa’sıyla! Onların perspektifini ‘geçmişin çocukları, şimdinin genç kızları ve geleceğin kadınları’yla verebilmesi, yine fazlasıyla yüreklere dokunuyor. Erken ama çarpık olgunlaşmanın sancılarını, farklı yönlerde açığa çıkan çığlıklarla getiriyor önümüze. Akılda kalan ‘iyi hisset’ noktası, Elle Fanning’in o çok yakışan ve hala çocuk kalan gülümsemesi oluyor.

Potter filmografisinde Virginia Woolf ve özellikle Tilda Swinton kontenjanından payını alan ‘Orlando’ ile sözcüklerin dans ettiği ‘Evet’in yeri benim için ayrı. Ancak yine özel bir film karşımızdaki. Haftanın iyilerinden olan ‘Ginger ve Rosa’, eski fotoğraflara bakmak gibi; etkileyici ve hüzünlü. Potter’ın küçük kadınları, boylarından büyük hayallere, oradan da dengesi bozulan sınırsızlığa doğru yol alıyorlar. Gittikleri yol engelli, engebeli ama nefis müzik duraklarıyla dolu!

İyi Seyirler,

Hilal Çetinder


Leave a Reply