Malatya’dan Geriye Kalanlar

Bu yıl dördüncüsü düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali’nde, yarışma filmlerinin çoğunu önceden izleme şansını yakaladığımdan, yarışma dışı filmlere zaman ayırıp daha zengin bir program yapabildim kendime. Bazen, sevdiğim filmlerin bana özel sahnelerinden kolaj yapıp izlerim. Malatya Film Festivali, bir anlamda böyle bir etki bıraktı bende. Bütününü ilgiyle izlediklerimin yanında, kimi zaman bir ülke, kimi zaman bir insan, kimi zaman bir müzik, kimi zaman da sadece bir an kaldı geriye…

Önemli üç kategoride ödül alan filmlerle başlayalım önce. Hemen her festivalde Ercan Kesal’ın ödül kazandığı ‘Yozgat Blues’, bu kez hem SİYAD hem de festival jürisi tarafından En İyi Film seçildi. Çoğunluğu diğer festivallerin iyilerinden oluşan yarışma filmleri düşünüldüğünde, izleyici için güzel, jüri için seçimin zor olduğu bir seçki olduğunu söylemek mümkün. Favorilerim arasında yer alan, ‘şehir’ ya da ‘taşra’ fark etmeksizin, ruh halini ve yalnızlığı anlatan Yozgat Blues’, erkek oyuncu dışında da kendine yer bulabildi. Ödül alamayan ‘Gözümün Nuru’ ise sadece gözümüzün nuru olarak kaldı ne yazık ki.

Uluslararası bölümde En İyi Film seçilen ‘In Bloom (Hayatın Baharı)’, izlediklerim arasında ‘en iyi’ olarak hiç düşünmediğim ama eksiklerine rağmen hoşuma gidenlerdendi. Taze bağımısz Gürcistan’da hayatlarının baharını yaşamaya çalışan iki genç kızın izinden giden film, tam orta yerinde, Gürcü düğünlerinden birine, Eka’nın o güzelim dansına davet ediyor bizi. Sanki filmle ilgili tüm yorgunluğumuzu almak ister gibi… Oysa sevilecek tek bir yanı bile yok bu düğünlerin. Sonrasındaysa başladığı işi bitiriyor; geçmişin izleriyle yitip giden hayatlar gibi.

Ermeni asıllı Amerikalı yazar William Saroyan’ın özlem duyduğu memleketi Bitlis’e uzanan yolculuğunu anlatan ‘Saroyan Ülkesi’, obsesif ama bir o kadar da naif. Aldığı ‘Senaryo Ödülü’ne şaşırmakla birlikte, bu tartışmaların filmi yıpratacak bir etki yaratmamasını umuyorum. Kendini ve geçmişi keşfetme azmini Saroyan’ın kendisinden dinlemek güzeldi kanımca. Genel çerçevenin yanı sıra edebiyata nasıl merak sardığıyla ilgili detaylar da eklenince hele… En çok ‘insan’ aslında, yolu oradan geçen ve bir anlamda hayatını kurtardığı kaplumbağa için ‘O da Bitlisli’ dediği kadar da Bitlisli…

‘Panorama’ başlığı altında gösterilen filmlere gelecek olursak… ‘Geçmiş (La Passe)’ ve ‘Pamuk Prenses (Blancanieves)’ gibi daha önce izleme şansını bulabildiklerim dışında, sanki tüm o çürümüşlükle mücadeleyi simgeleyen unutulmayacak tuvalet sahnesiyle ‘Yarım Kalan Hayat (Nairobi Half Life)’, geçtiğimiz haftalarda gösterime giren ‘Kesişen Hayatlar (Circles)’ın da içinde bulunduğu özel filmler yakalayabildim. Örneğin, kağıt üzerinde belli bir konusu olsa da, izlerken o hissi uyandırmayan hayli bulanık ‘Yük (The Weight of Elephants)’, 11 yaşındaki Adrian’ın dünyasına sokuyor bizi. Olağan ve aslında sürprizlere yer olmaması gereken o küçük yaşının kaldıramayacağı hüzünler var hikayesinde. Ona olduğu kadar bize de ağır geliyor bu hüzün. Kurduğu/kuramadığı arkadaşlıkları, yalnızlığı ve hayatın acımasızlığı içinde ‘insan’ kalabilen Adrian’ı tanımaktan mutluluk duyabilirsiniz. Tıpkı Yarım Kalan Hayat’ın Kenya’sı gibi her köşe başından yokluk çıkan Filipinler’e uzanıyor ve sadece var olmaya çalışan Oscar’ın dramına tanıklık ediyoruz ‘Metro Manila’da. Nereyi eşelesen, altından başka bir zorluk çıkıyor, dipsiz bir kuyu gibi. Tüm klişelerini yerli yerinde kullanarak etkileyiciliğini koruyan filmlerden… Fransa, Belçika, Lüksemburg ortak yapımı ‘Özgür Tango (Tango Libre)’ sürpriz filmlerden biriydi benim için. Gardiyan, mahkum(lar), ziyaretçi üçgeninde gelişen ve elbette tangoyla beslenen hikaye, tango gibi kışkırtıcı, tehlikeli ve tutkulu. İzledikten sonra, çok uzaklardan da olsa,  ‘Sezar Ölmeli’ gelebilir aklınıza… 

‘Ustalardan’ bölümü ise hayal kırıklığı yaşamanın neredeyse imkansız olduğu üç filmden oluşuyor. Jarmusch güzelliği ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive)’ ile ‘Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis)’ daha önce izlediklerim arasındaydı. Ancak itiraf etmeliyim ki, Coen’lerin özel adamı Llewyn Davis’in büyüsüne kapılarak, ikinci kez karşısında buldum kendimi. Coen’lerin, Davis’in hayatından kısa bir kesit sunduğu filmle, vizyonda tekrar görüşeceğimi umuyorum. Ustalar bölümünün diğer filmi ‘Benim Babam, Benim Oğlum (Soshite Chichi Ni Naru)’, festivallerin en sevdiğim yönlerinden birini kanıtlar nitelikteydi. Hiroku Koreeda’nın ‘Bir Dilek Tuttum’u, kendi türü içinde beğendiğim filmlerden biriydi. Birbirinden farklı iki aileyi özel ama evrensel bir trajediyle buluşturan Benim Babam, Benim Oğlum, benim gibi, değişik ülke insanlarını, kültür ve geleneklerini filmler aracılığıyla gözlemlemeyi sevenleri de yakalayacaktır eminim. İki aileyi karşı karşıya getiren böylesi bir olayın ülkemizde ya da dünyanın herhangi bir yerinde resmedildiğini varsayıp, ‘insan’i hallerin gidebileceği boyutu düşünmeden edemedim. 

İlk gösterimi Malatya’da yapılan ve uluslararası yarışma seçkisinde yer alan ‘Bal (Miele)’, aslında ‘tanıdık gelen birkaç hikayenin toplamı’ izlenimi uyandıran filmlerden. Adeta ‘ölüm meleği’ olmakla, hayat kurtarmak arasında dolaşan Irene, aykırı karakteriyle ilginizi çekebilir. Valeria Golino’nun ilk uzun metrajı olan Miele’nin, ‘ilk film’ olması açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. 

Mansiyon kazananlardan ‘Omar (Ömer)’, aşkın yıkıcılığıyla birlikte, Filistin’in duvarları arasında yaşanan, hangi yöne giderse gitsin çözümsüzlüğe çarpan yaralı ve sıkışmış hayatları anlatıyor… Filmin oyuncularından Samer Bisharat (Amjad), festivalin konukları arasındaydı. Henüz yaşı çok genç olduğu için (17), ailesi abisiyle birlikte gitmesi koşuluyla izin vermiş bu yolculuğa. Filmin etkileyici dramının yanında kısa süren mizahın kilit isimlerinden olan Bisharat, festivalin en sempatik konuklarından biriydi.

El kamerasını alıp İstanbul’da da film çekeceğini söyleyen Rachid Djaidani’nin kendini çağdaş Romeo ve Juliet olarak tanımlayan filmi ‘Kendini Tut (Hold Back)’, izlediklerim arasında ısınamadığım tek film oldu. Ancak gösterimi sırasında yaşanan ve izlemenin işkence haline geldiği senkronizasyon, altyazı sorununun da birleşimiyle festivaldeki aksaklıkları dile getirmek adına iyi bir örnek.

‘Tek gösterimlik’ sorununu çözen festival ekibinin, DVD ya da bir iki tane de olsa kötü kopya izlenimi veren gösterimler, altyazı ve festival çalışanlarının sürekli dolaşıp, rahatlıkla salona girip çıkması gibi aksaklıkları da aynı hassasiyetle çözebilmesini diliyorum. Biletlerin (öğrenci 3TL, tam 4TL) ucuz olması, Valinin kapanış gecesinde protokol konuşmasını rafa kaldırması gibi önemli detayların örnek olabilmesini de…

Malatya’da en güzel zaman ‘festival’ zamanı, şüphesiz! Emeği geçen herkese teşekkürler.

Hilal Çetinder


Leave a Reply