St. Vincet – Benim Komsum Bir Melek

72. Altın Küre Ödülleri’nde adaylıkları (En İyi Komedi Filmi ve komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu) bulunan ”Benim Komşum Bir Melek (St. Vincent)”, senarist – yönetmen Theodore Melf‘nin ilk uzun metraj filmi. Melfi’nin, evlat edindiği 11 yaşındaki yeğeni tarafından taçlandırılma sürecinde yaşadıklarından esinlenerek oluşturduğu hikaye, küçük bir çocuğun yardımıyla görünmez olanı görünür kılmaya çalışıyor.

Sinema seyircisi huysuz ihtiyar hikayelerine aşina. Hayata uyum sağlamak gibi bir derdi olmayan ihtiyar adamla küçük bir çocuğu buluşturan ‘’Benim Komşum Bir Melek’’ de  –görünürde- aşağı yukarı aynı formülle ilerliyor. Ancak Melfi, çıkış noktasına sadık kalarak karakterin ‘dönüşüm’üne odaklanmadan anlatıyor hikayesini ve ana karakterinin dışındaki dünyaya da şans tanıyor. İşin içine Katolik okulunu, hamile bir striptizciyi ve saksı içinde de olsa Amerikan bayrağını katarak epey de eğleniyor… Daha ilk dakikada anlıyoruz ki, genel ahlaki değerlerin uzağında kalan, değil çocuğunuzu emanet etmek, komşu dahi olmak istemeyeceğiniz biri Vincent (Bill Murray). Oliver (Jaeden Lieberher) ise babasını terk eden annesiyle birlikte yeni hayatına alışmaya çalışan ufak tefek bir çocuk.

Henüz düzenini kuramamış ve ‘iyi eş olamayan iyi baba da olamaz’ çıkarımına sıkı sıkıya bağlı kafası karışık anne, çocuğunun (iyi) eğitimi için okul seçiyor belki ama gününün ve hayatının geri kalanı için ‘yanlış’ kapıyı çalıyor. Melfi, Oliver aracılığıyla o kapıdan girip Vincent ile tanıştırıyor bizi. Günümüzde, herhangi bir iyiliğin kalıplara sokulmadan geçer not alması zor. İyiliğin, biçiminden niyetine sorgulandığı, insana yapılacak olsa ‘hangi türüne?’cilerin, hayvana yapılacak olsa ‘ona kadar kimler var daha’cıların radarına takılmadan denize ulaşması neredeyse imkansız. Bir de zamanını at yarışı oynayarak, müdavimi olduğu bar ve striptiz kulübünde geçiren ‘biricik’ olmanın çok uzağındaki Vincent’i düşünün.

Haftanın iki yabancı filminden biri olan eğlenceli olduğu kadar dokunaklı ‘’Benim Komşum Bir Melek’’ sonu daha başından belli hikayesi ve klişelerine rağmen sıkmayan, oyunculukları ve karakteriyle ilgiye değer bir film. Normal koşullarda yolları kolay kolay kesişemeyecek karakterleri bir araya getiren ve felaketle de sonuçlanabilecek hikayenin çekiciliğinde, Bill Murray ile -ismini not ettiğimiz- Jaeden Lieberher dışında, Melissa McCarthy, Naomi Watts ve Chris O’Dowd gibi isimlerin de payı var.

”Grumpier Old Men” ikilisi Walter Matthau ile Jack Lemmon, Dickens klasiği ”A Christmass Carol”’ın soğuk kalpli ihtiyarı Ebenezer Scrooge, ”As Good As It Gets”in Melvin’i Jack Nicholson ya da -bütününde yer almamasına rağmen- ”Little Miss Sunshine” ile Alan Arkin… Listeyi uzatmak mümkün elbette. Birbirlerinden farklı tarzlarda olan bu örnekleri ortak paydada buluşturansa kimi huysuz, kimi çapkın, kimi çılgın, kimi bencil ama hemen hepsi defolu yaşlı adamları… Ve en eğlenceli bölümlerin altını mükemmel zamanlamayla çizen Bill Murray: Hiç şüphe yok ki, (listeye kaçıncı sıradan girer bilinmez) ‘aziz’ kavramıyla ‘’ev alma komşu al’’ deyişine yeni bir bakış açısı getiren Vincent’i ve hikayesini sevmemizin en büyük nedeni…

(Bu yazı 23 Ocak 2014 tarihinde beyazperde.com da yayımlanmıştır.)


Leave a Reply