Ve itiraf ediyorum

Bahar bana vız gelir…

Son günlerde tüm gazetelerde yazıyor; bahar geldi, hodri meydan… Aşka davet yazıları, romantik hikâyeler, mutluluk hormonlarının atağa geçmesi ve türevleri. Daha önceki yazımda da belirtmiştim, bizzat arkadaşlarımla eve cemreyi düşürme operasyonunu yaptık, baharı kucakladık. Şimdi de evimde cemre var, evime özel, Harry Potter’ın ev cini gibi ev cemresi, başköşede oturuyor hatta. Bu nedenle de itiraf etmem gerekirse romantik filmlere biraz daha fazla ağırlık verdim bu aralar. Hatta en son Film Kritik bölümünde film yorumumu “Aşkın Yaşı Yok” filminden yana kullandım.

Dün de önce beni en çok etkileyen romantik filmlerden biriyle başladım film akşamıma. Tabii ki ”The Notebook”. Kabul edelim, gerçekten iyi yazılmış bir aşk hikâyesi. Geçmişle günümüzü birbirine bağlayan, Allie ve Noah arasında geçen, aralarındaki aşka hayran kalınan bir aşk hikâyesi. Hatta pek çok arkadaşım ‘“Noah” karakteri gerçek midir, var mıdır, nerededir?’ gibi sorularla dolaşmıştı bir süre. Filmdeki aşk üçgeninin içinde bulunan diğer karakter aralarına giren kişi olarak gözükse de, o da tam aranılan türde bir aşık aslında. Yani bir kadın, iki mükemmel erkek arasında kalırsa ne olur? Bir arkadaşım da olası sevgili adayı kız arkadaşına bu filmin kitabını hediye etmişti yıllar önce. Birliktelikleri gerçekleşmedi ama yine de denemeye değerdi doğrusu.

The Notebook

Nicholas Sparks’ın klasikler arasına geçmiş bu aşk hikâyesini izledikten sonra, senaryosunu yazdığı diğer filmi ve vizyona girdiği hafta adı gişede Avatar’la bile anılan “Dear John”  filmine geldi sıra. İlk filmi kadar etki bırakmasa da ille de romantik film diyenler için güzel bir seçim olabilir.

Sevgili John

Sonra – bitti zannediyorsanız yanılıyorsunuz – tuttum “Ally McBeal” DVD lerinin benim için en favori olan bölümlerini izlemeye koyuldum. Hani Robert Downey Jr. çıkıyor ya sahneye, Sting’le birlikte o muhteşem “Every Breath You Take” şarkısını söylüyor. Sahnede sadece birini bile görmek insanı mahvedebilecekken, bu kadarı yetmez deyip ikisini birden görmek. O sahnede kaldım bir süre. Tabi bir de Josh Groban’ın konuk oyuncu olduğu, hani “You’re Still You” şarkısını söylediği bölüm.

Ally McBeal

Sonuç olarak, konu biraz dağılmış olsa da, duygu seliyle doldurdum bünyeyi. Demem o ki, bu hormonlardan bana henüz bulaşmadı. Evimdeki su kaplumbağalarım (ki zaten fena halde dokunmatik hayvanlar biliyorsunuz, birbirlerine dokunmadan uyuyamıyorlar) aynı cinsten olmalarına rağmen daha bir sokulmaya başladılar birbirlerine. Kedilerin durumu ise zaten ortada. Ama ben bu güzel bahar günlerinde, aksırıp tıksırmaya başladım, sanırım henüz vücudum bu güzel havalara alışamadı. Zaten yazdan kışa geçerken yazlık ayakkabılarımı, kıştan yaza geçerken de botlarımı bırakamayan biriyim.  Kimbilir belki çok romantik değilim ya da iflah olmaz romantiklerdenim. İşte sonunda itiraf ediyorum; ben kışı da çok seviyorum. Tüm yazılan çizilen bu mutluluk hormonu ben de kış aylarında da fazlasıyla bulunuyor. Baharın gelmesi ise vücudumda şimdilik  sadece bir isyan başlatıyor. Yani bahara özel, bu çok konuşulan mutluluk hormonu beni henüz eline geçiremedi… Aksine, biraz tembel, hayli uyuşuk durumdayım.

Ama aşk bu, hassas konu, şakaya gelmez… Mevsime bağlamamak lazım, baharın size iyi gelmesi, aşıkların aşklarını tazelemesi, henüz aşık olmayanların tez aşık olması dileğiyle…

 

 

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir