Harry Potter ve Ölüm Yadigarları Bölüm I

Evet, ben bir Harry Potter severim. Bu serüveni sadece bir film; oyunculuklar, yönetmen, senaryo ya da kurgu çatısı altında değerlendiremiyorum. İlk kitabını okuduğumda sanırım yıl 2001 idi. Her bir kitabı, filmine hazırlanmasına az kala okuduğum senaryosu gibi ele almış, fantastik dünyalara dalmıştım. J.K. Rowling’in ‘bebeklerim’ dediği kitaplarının filme uyarlanmasına da ciddi oranda el attığı, her şeyin kendi istediği şekliyle ve kitaplarına uygunluğunu titizlikle kontrol ettiği bir seri yakalanmaya çalışıldı.

‘İlkinin yeri her zaman ayrıdır’ durumu bu seri içinde düşünülebilir elbette. Harry ve arkadaşlarıyla ilk kez tanıştığımız , bu büyülü dünyaya adım attığımız ilk filmin yeri benim için de ayrı. Chris Columbus serinin ilk iki filmini yöneterek  sahneden çekilmişti. Son üç film ise David Yates’e teslim edildi. Tüm serilerin senaryosu ise sadece beşinci film hariç Steve Kloves tarafından yapıldı. Harry Potter serisinin ikiye bölünen bu son filminin kitabı ABD’de 8,5 milyonun üzerinde bir satış rakamı yakalayarak erişilmesi gerçekten güç bir rekora imza attı.

‘Harry Potter ve Ölüm Yadigârı Bölüm 1’; evet, maalesef “bölüm 1”. Ancak serinin altıncı filmi ‘Melez Prens’ i izlediğimizde fazlasıyla eksik kaldığını görmüştük. Bu sayede serinin altıncısı kitaba uygunluğuna en uzak kalan film olarak da tarihe geçti. Bu yüzden yarım kalmışlığını hissetsem de Harry Potter ve Ölüm Yadigârları’nın iki film halinde çekilmesine memnunum. Kitabı tek filme sığdırmak haksızlık olurdu.

‘Ölüm Yadigarları Bölüm 1’ bugüne kadar ki Harry Potter serüveninden çok daha farklı; film ne okula gidiş öncesi Harry’nin teyzesi ve eniştesiyle yaşadıklarıyla başlıyor ne de nefret ettiği kuzen Dudley didişmesiyle. Çok alıştığımız Hogwarts Büyücülük Okulu’na gidiş yolculuğu ve bol maceralı Hogwarts Ekspresi’nin esamesi bile okunmuyor. Her filmde kadroya katılan yeni bir karakterin merakı da olamıyor. Bu filmde Harry Potter ve arkadaşları Hogwarts’ın bildik ortamından uzaklaşmış, geleneğin çok dışına çıkarak karşımızdalar. Öncekilere kıyasla durağan, tüm hareketin ikinci filme kaldığı, ergenliğin dibine kadar hissedildiği ve en önemlisi de yavaş yavaş yaklaşan savaşın hüznü, bilinmezliği, korkusu ve  felsefesinin hakim olduğu bir film var karşımızda. Bu sayede de okullu genç çocukların maceraları konusundan uzaklaşılarak serinin en karamsarı oluşuyor, zemine yerleşen  orman şairene bir dille ev sahipliği yapıyor.

Film, Harry (Daniel Radcliffe), Ron (Rupert Grint) ve Hermione’nin (Emma Watson), karanlık dünyanın gittikçe güçlenen lideri Voldemort’un (Ralph Fiennes) ölümsüzlüğünün anahtarları olan Hortkuluk’ları bulmak ve nasıl yapacaklarını bilmeseler de yok etmek üzere çıktıkları tehlikeli yolculuğu anlatıyor. Ancak bu kez yapayalnızlar; yanlarında ne onlara rehberlik eden profesörler ne de her şekilde koruma sağlayan büyükleri var. Karanlık Lord Voldemort artık iyice güçlenmiş, 17 yaşına gelen ve koruma büyüsünün üzerinden kalkacağı Harry’i yok etmeye çok yaklaşmıştır. Bir tarafta artık Muggle’ların arasında hiç çekinmeden dolaşan Ölüm Yiyiciler ortada fink atarken, diğer tarafta Ron’nun abisi Bill Weasley ve ateş kadehi serisinden hatırladığımız Fleur çiftinin düğün heyecanı hakimdir. Ancak  karanlık güçler düğünü basınca Harry, Ron ve Hermione okula dönmekten vazgeçip Dumbledore`un bıraktığı görevi tamamlamaya karar verirler. Bir bilinmezlikle hortkulukları bulmaya çalışan üç arkadaşın zaman zaman yaşadıkları kavgaları, çılgın ve belki de Voldemort’u bile geçen kötülüğüyle nam salan Bellatrix Lestrange’i (Helena Bonham Carter), ev cini Dobby’i, fantastik filmlerin iyi ile kötü mücadelesini, en önemlisi de Harry Potter serilerinin bitmek bilmez, akıl almaz ilginç ve komik büyülerini görmek isteyenler, özleyenler hiç durmasın. Filmin en önemli dezavantajını yani fena halde yarım kalmış hissiyle salondan ayrılmayı göze alarak, Hogwarts Savaşı’nda buluşana kadar idare etmeyi de unutmadan elbette.

Görmeye alışık olduğumuz ve kötü bile olsalar özlediğimiz karakterlerin ise  sadece bir parmak bal çalmalarıyla yetiniyoruz. Siyahlar içindeki Snape’i (Alan Rickman) ve Remus Lupin’i (David Thewlis) daha fazla görebilmeyi, en sevdiğim karakterlerden biri olan Sirius’un (Gary Oldman) bu seride de olabilmesini isterdim. Bir anda büyüyen çadırları, dibi hiç gelmeyen çantaları ne çok özlemişim. Favorim “Azkaban Tutsağı” olsa da, efektlerin ve teknolojinin, bu hayli farklı ve karanlık son filmde tavan yaptığını, serinin en iyileri arasına girdiğini belirtmeliyim.

Elimizde büyüyen, seriye başladıklarında küçücük olan Harry, Ron ve Hermione’nin ergen hallerini görmenin de ayrı bir deneyim olduğunu kabul etmek, neredeyse bir kuşağın bu seriyle büyüdüğü gerçeğini atlamamak lazım. Elbette gerçek dünyayla alakası olmayan bu çağdaş efsaneleri, masalsı hikâyeleri ihtiyaç duyduğumuz ya da sevdiğimiz derin içerikli filmlerle karşılaştırmıyor, aynı kefeye de koymuyorum. Ancak Harry Potter serisinin görkemli bir masal olduğunu unutmadan, romanlarını okuyun ya da okumayın, biraz büyüyle gerçek dünyadan uzaklaşmak, sinemanın hızla gelişen teknolojisinin katkılarıyla oluşan müthiş görselliğini izlemek kimi mutsuz edebilir ki?

İyi seyirler

Hilal Çetinder

 

 

 

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir