Yönetmen Luca Guadagnino’nun son filmi “Benim Adım Aşk – I Am Love”, sinemada sanata doyacağımız farklı bir yapım olarak çıkıyor karşımıza. Altın Küre ve BAFTA’ ya ‘En İyi Yabancı Film’ kategorisinde aday olan film, durağan giden temasını, içinize işleyen vurucu finaliyle noktalaması bilen, özgün dilli bir anlatım sunuyor bizlere.
İlişkiler yumağını türlü halleriyle işleyen Guadagnino, karı -koca, anne-oğul, anne-kız ve ilk yarısında esamesi okunmasa da filmin merkezine yerleşen olgun kadın-genç erkek aşkıyla, burjuvaziyi irdelemeye ve bunu yaparken de buram buram sanat kokmasına sonuna kadar izin veriyor.
Karlar altında Milano görseliyle başlayan film, zengin, köklü ve bunu ayrıcalık kabul eden Recchi ailesinin dededen toruna tüm aile fertlerinin toplandığı malikanede yenen yemekle başlıyor. Herkes şık ve kokteyl ortamı havasında. Harıl harıl çalışan fazla sayıda hizmetçi, sarayda yemek daveti hazırlığında adeta. Masanın düzeni, açılıp kapanan büyük kapılar, böylesi büyük aile içinde pek göremeyeceğimiz dinginlik ve günümüze indirgense dahi var olan hiyerarşi.
Aslında Rus olan, gerçek adını dahi en samimi olduğu noktada öğreneceğimiz Emma (Tilda Swinton), Recchi hanedanının ikinci kuşak ismi Tancredi’yle evlenmiş ve Rus kimliğini rafa kaldırmıştır. Kalabalık ailede kendini yalnız hissetse de çocuklarıyla, kocasıyla ve kocasının ailesiyle iyi ilişkiler yaşayan iyi bir anne, eş ve gelin olmayı da ihmal etmemiştir. Şirketin yeni varislerinden ve evlenmek üzere olan büyük oğlu Edoardo sayesinde tanıştığı genç aşçı Antonio’yla, silik hayatında bir kapı aralayıp aşk yaşamaya başlayan Emma karakteriyle harikalar yaratan Tilda Swinton, kendini yeniden keşfetme dersi veriyor. Hiç beklemediğimiz finale giden yolda Yorick Le Saux’nun mükemmel görüntülerinin, zaten durağan giden konudan uzaklaştırıp sizi bambaşka noktalara çekmesi ise an meselesi. Yakın plan çekimler, yanı başındaymışız gibi devam eden sekanslar ve özellikle doğadaki cesur sevişme sahnelerinde elimizi uzatsak tene düşen yaprağı alacakmışız hissi veren görüntüler filmi başka bir boyuta taşıyor.
Aile bile olsa sisteme ve burjuvaya karşı duruşun farklı renklerini göreceğiniz filmde, özellikle evin emektar hizmetçisi Ida ile Emma arasında yaşanan dokunaklı son bölümün aklımıza kazınmaması olası değil.
Sezonun iddiasız, dingin ama vurucu filmlerinden “I Am Love – Benim Adım Aşk”, kaosuyla ve estetiğiyle farklı bir harman ortaya koyuyor. İlgilisine, şiddetle tavsiye ederim. Adını bile çok cesur bulduğum filmi tanımlamak için sadece afişine bakmak yeterli aslında…
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder


Bir yanıt yazın