Tron Efsanesi Geri Dönüyor

“Tron: Legacy – Tron Efsanesi” bundan tam 28 yıl önce çevrilen ‘Tron’ filminin devamı. Uzun zamandan sonra gelen devam filmi, özellikle ilk filmi izleyenlerin merakını daha fazla körükleyebilir. Bu sene ‘True Grit’ ile de aday olan Oscar’lı oyuncu Jeff Bridges ise tam 28 yıl sonra Kevin Flynn karakteriyle tekrar karşımızda. İlk filmde dahi bilgisayar programcısı gencecik Kevin, çalıştığı  yazılım şirketinde kendi yazdığı oyunlarının çalınması üzerine giriştiği süreçte,  hackerlık meziyetiyle bilgisayar dünyasına girerek hapsolmuş ve yazdığı programın içinden çıkma mücadelesi vermişti. Aradan 28 yıl geçiyor, Kevin Flynn ilk film ile birlikte şirketin başına geçmiş, evlenmiş ve baba olmuştur. Ancak ilkinde gerçekleştirdiği sisteme girme fikri onu kesmez ve mükemmeliyet ile birlikte her iki dünyayı birleştirmenin zevkini yaşamak ister. Oğlu Sam’in de idolü olan Kevin, görünürde normal bir hayat sürerken birden ortadan kaybolur ve aradan tam 20 yıl geçer.

İlk filmin yönetmenliğini yapan Steven Lisberger bu kez filmin yapımcıları arasında. Joseph Kosinski ise Tron Efsanesi ile ilk kez yönetmen koltuğuna oturuyor. Film tam bir teknoloji şöleni; ışın motorları, disk savaşları, mimari tasarımlar  (ki yönetmenin mimar olmasının büyük etkisi var) ve görsel efektlerin büyüleyiciliği. Sistemdekilerin yani başka deyişle dijital dünya ahalisinin arena misali eğlence anlayışı hoş olmasa da en azından kan olmadan kırılmayla parçalanmayı görmek biraz rahatlatıcı. Gerçek dünyada ne hoş olurdu diyebileceğimiz katmanlı yolların bulunduğu devasa stadyumlar ve dijital dünyanın getirdikleri. Fazla uzun ve böylesi dijital bir yapımın müzikleri de elbette film ile uyum içerisinde. Neredeyse filmin tamamına yayılan müzikler, Grammy ödüllü elektronik müzik grubu Daft Punk’a ait.

Tüm bu dijital dünyada, ilkiyle bağlantı kurmayı da ihmal etmemişler ve bir baba – oğul ilişkisi kondurmuşlar.  Babası tarafından terkedilmenin yaralarını taşıyan Sam (Garrett Hedlund), şirkete sırt çevirmiş bir asi. Oğul babanın kaderini yaşar misali, yıllar önce babası Kevin Flynn’in başına geleni yaşıyor ve sistemden gelen çağrıyı araştırırken, babasının 20 yıldır hapsolduğu dünyaya giriyor. Ancak tüm bu devasa dijitallik zemininde baba – oğul hikâyesi bir parça kayboluyor, yeteri kadar dokunaklı olamıyor elbette. Filmin kadın kahramanı ise ‘House’ dizisinden de tanıdığımız Olivia Wilde.

Filmin en hoş tarafı, Jeff Bridges’ın hem şimdiki, hem de dijital insan yaratılarak oluşturulan 30’lu yaşlardaki halini, dijital ve gerçeğini, karşılıklı görmek. 28 yıl gibi uzun bir sürenin ardından yine aynı rolle bir devam filminde karşımızda olsa da, kendisine daha çok yakıştığını düşündüğüm biraz alkoliklik ve biraz da melankoliyle harmanlanan Jeff Bridges performanslarını daha fazla görmek istediğimi de belirtmeliyim.

Biz ve ‘Avatar’larımızın bu kadar iç içe geçtiği filmleri izlerken, yaşadığımız dünya içinde aynısını düşünmek zorlama olsa da çok imkansız değil. Oyunları oynayan biz ile oyunlarda yaratılan “biz” arasındaki çizgi gittikçe daha da inceliyor. Hatta daha da ileri gidersek kullanılan tüm online kimliklerimizin de gün geçtikçe birer Avatar kimliğine dönüşmesi fikri uçuk ama imkansız gelmiyor. Ne de olsa neredeyse herkesin fiziksel duruşunun yanında online duruşu, sosyal hayatının yanında sanal sosyal hayatı da mevcut.

İlk film 96 dakika gibi yeterli bir süreye sahipti. Önceden hazırlık olmanızda fayda var, ikinci film 125 dakika ve üç boyutlu gözlüklerin ağırlığıyla daha da uzun gelebilecek bir süreye sahip. Henüz daha bilgisayar ve internet  dünyasının bilinmediği, yaygın olmadığı yıllarda çekilen 82 yapımı ilk film, kimilerince bilimkurgu alanında kült mertebesine erişmiş, sanal gerçeklik konusuna damga vurmuştu.  ‘Tron Efsanesi’, özellikle ilk filmi de izleyenlerin tercih edebileceği, müthiş dijital dünyaya hapsolmak isteyenlerin keyif alabileceği üç boyutlu bir şölen. Filmin, ‘En İyi Ses’ kategorisinde Oscar adaylığı aldığını  ve ilgi gördüğü takdirde serinin üçüncüsünün senaryosunun da hazır olduğunu hatırlatmalıyım.

Inarritu ve Bardem İkilisinden Tam Bir “Biutiful”

Sezonun en önemli filmlerinden biri olan ‘Biutiful’, bu haftanın en izlenesi filmi. Yabancı Film dalında Meksika’nın Oscar adayı olan, daha da önemlisi Javier Bardem’e İspanyolca konuştuğu dille En İyi Erkek Oyuncu adaylığı ve 63. Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü getiren film, tüm çirkinliklerin içine hissedilen güzellikleri de serpiştiren ama karanlık tarafı ağır basan bir yapım. Alejandro Gonzales Inarritu, ‘Babil – Babel’, ’21 Gram’ ve özellikle de ‘Paramparça Aşklar, Köpekler – Amores Perros’ ile gönüllerimizi çoktan fethetmişti. Brad Pitt ve Cate Blanchet ikilisini bir araya getiren ‘Babil’ üzerinden tam dört yıl geçti ama beklediğimize değdi.

Öyle bir film ki; yönetmeni kesişen hikâyelerine alıştığımız Inarritu, yeni başrol oyuncusu ise ilk kez çalıştığı Oscar’lı oyuncu Javier Bardem. Inarritu bu kez hepimizin seyahat ajandasında ayrı bir yeri olan Barselona’nın gezi rehberine giremeyecek yerlerini resmetmiş, insanın yüreğini acıtan bir hikâye seçmiş. Bu kez coğrafya yelpazesini genişletmeden, hikayelere değil, bir merkezde geçen ana karaktere ve çevresindeki yan karakterlere odaklanmış. Neredeyse “kaç tane yasadışı işi bir arada yapabilirsin?” yarışmasına katılmış hissi veren Uxbal karakteriyle harikalar yaratan bir Javier Bardem ve eski karısı rolünü üstlenen Maricel Alvarez başrollerde. Hayatını tüm bu yasadışı işlerle kazanırken, uyuşturucu dünyasından ve özellikle de insanlık dramı kaçak göçmenlik meselesinden nasibimizi fazlasıyla alıyoruz. Tüm bu mücadele sürecine iki çocuğunun bakımı da dâhil oluyor olmasına ama sanki bu kadarı yetmezmiş gibi eklenen dramla, Uxbal karakterinin çırpınma hikâyesine ve teslimiyetine tanıklık ediyoruz. Yoksulluğun suçu, suçun ise doğurduğu bedeli ve buna eklenen insanı duyguları ipe dizmiş Innaritu.

Inarritu söz konusu olunca filme hakim olan dram, bizim için çok sürpriz olmuyor elbette. Ancak bu kasvetin merkezine yerleşen konular ve filmi tamamen çevreleyen bir Javier Bardem, bozuk aksanla oluşan “Biutiful” ismine yakışan güzellikte bir film koyuyor ortaya. Bu rol sanki O’nun için yaratılmış deriz ya hani, bu rol sahiden de Inarritu tarafından Javier Bardem için yazılmış, Bardem ise hüzünlü, zor hayatı sırtlanmış ve dönüşen baba figürüyle gerçekten çok başarılı bir performans ortaya koymuş.

Kimilerini fazlasıyla ajite edebilecek, belki sömürü gibi algılanabilecek dibe batma hikayesi rahatsız edici gelebilir. Ancak hayatların birbirine bağlılığını bu kadar güzel gözlemleyen ve resmeden bir yönetmeni, karakterini böylesi güzellikle anlatan bir oyuncuyu es geçmek olmaz. İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

İyi  Seyirler,

Hilal Çetinder

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir