Geçtğimiz haftalarda gösterime giren ‘ParaNorman’ı yazarken, ister istemez Tim Burton‘ı anmış, hatta ‘Tim Burton ellerinde nasıl olurdu?’ sorusu gelmişti aklıma sık sık. ‘ParaNorman’a etkisi nasıl olurdu bilinmez ama 84 yapımı kendi kısa filminden çekip uzattığı ‘Frankenweenie’nin, tadına doyulmayan bir seyirlik olduğu kesin.
Eskilerde kalan (kısacık) filmi, aynı yönetmen tarafından olsa bile, yeniden üstelik uzun metraj stop motion animasyon olarak projelendirmek, ‘Ne gerek vardı, eskinin tadı ayrı’ gibi eleştirileri daha baştan göze almak bir yana, tekrara düşmek pahasına, böylesi emek yoğun bir çalışmaya soyunmak, cesaret isteyen bir iş.
Animasyonlar, genel doğasını, çocuk filmi olarak gelen doğal pazarlamasını hiçe sayarcasına geliyorlar önümüze son zamanlarda. Tim Burton’ın ‘Frankenweenie’si, kendisinden beklendiği gibi, renk cümbüşünü de hiçe sayıyor ve bir adım daha ileri giderek siyah-beyaz çekilen ilk animasyon olarak yer buluyor kendine… Ve haliyle çocukların ilgisini çekebilecek renk paleti de daha devreye girmeden veda ediyor… Gotik atmosferi ve yine nevi şahsına münhasır karakterleri de eklenince, üstelik Tim Burton’ın kişisel projesi olduğunu da atlamazsak, ‘Frankenweenie’nin çizgisini tahmin edebilmek zor değil. Hikayenin merkezinde tıpkı ‘Ölü Gelin’de olduğu gibi yine Victor (Frankenstein) karakteri var. Zaten hikaye, orijinalini izlemeyenler için bile, son derece sade ve son düzlüğe kadar da aksiyona bulaşmadan ilerliyor. Bana göre, keyfi de işte bu noktada yatıyor. Genç Victor’un kazada kaybettiği çok sevdiği köpeği Sparky’y, geleceğin genç bilim adamı kıvamında, yeniden canlandırma hikayesinin, eskilerin canavar figürlü filmlerini ve elbette Frankenstein sevenleri ıskalamayacağı ortada. Ancak asıl özenle seçilen karakterlerin dizaynına hayran kalmamak mümkün değil. İzlerken, eskilerin korku filmlerini göndermelerle anmak bir yana, karakterleriyle de aklınızda nice filmler uçuşacak, emin olun. Örneğin sürekli kedisi Mr. Whiskers ile dolaşan ‘tufah kız’ıyla Harry Potter serisinin uçuk karakteri Luna’sını, Sparky’nin göz koyduğu kanişin saçlarıyla Frankenstein’ın Gelini’ni anımsamak gibi.

Burton, uzak duramadığı ölülerle (bu kez hayvanlarla dahi olsa) yaşayanları birleştirirken, yaşayanların renksiz, absürd hatta sıkıcı taraflarını vurgulamaktan, ötekileştirmekten de geri durmuyor haliyle. Orijinalinden uzaklaşmadan, başından sonuna sarıp sarmalayan Victor ve Sparky ikilisinin klasik korku filmlerinden feyz alan atmosferin içinde ışıl ışıl parlayan sevgi dolu hikayesi, tüm durağanlığına ve basitliğine rağmen, özellikle müthiş tekniğiyle, hiç aksamadan uzayıp gidiyor. Bazı sahnelerin, hatta çoğu karakterin küçük izleyiciler için korkutucu olacağı muhakkak ancak yine de bu güzelim hikayeyi aile filmi dışında bir yere koyabilmekte zorlanıyorum açıkçası. ‘Frankenweenie’, ‘Ölü Gelin’ ya da özellikle ‘Noel Gecesi Kabusu’ kadar üst sırlara çıkamayacak belki ama ben, okul yıllarıma ve köpeğimle geçirdiğim günlere çoktan döndüm bile. Üzeri vidalı, her yanı dikişli Sparky’yi inanılmaz sahici ve sevimli buldum… Bence kaçırmayın.
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın