Beni baştan yarat…
‘Anna Karenina’mı eskilerini gölgede bıraksam da mı yaratsam, bırakmasam da mı yaratsam?
Filmlerini kendi dilinde farklılıklarıyla ortaya koyan Joe Wright, sanırım bu cümleyle başladı işe. Sinemaya defalarca malzeme olan ve bu kez Tom Stoppard tarafından uyarlanan Tolstoy’un ünlü eseri Anna Karenina, Wright’ın ellerinde boyut değiştirip, çılgın bir serüvene dönüşüyor. Öyle ki, imzasını hiç boşluk bırakmadan filmin bütününe yayıyor. Bu nedenledir ki bildik, klasikleşmiş bir ‘Anna Karenina’ beklemek boşuna… İyi ki de boşuna… Dönem filmi sevenlerin de, hiç bulaşmak istemeyenlerin de memnun kalacağı ya da daha doğru deyişle –iyisiyle kötüsüyle- kayıtsız kalamayacağı Anna Karenina’nın ‘Wright’ cası tam bir şov; öyküsünün bile dışına taşan üstelik…
Edebiyat dünyasının radikal ama belki de en zavallı kadınlarından biri olan Anna Karenina’yı resmetmek, hele de hatırı sayılır örnekleri varken, çekici de olsa cesaret isteyen bir iş. Filmi izlemeden önce düşüncem netti; Anna Karenina’dan ne çıkarsa çıksın izlemeye değer… Ama içten içe Joe Wright gözüyle nasıl bir biçimle karşılaşacağımı da merak ediyordum doğrusu. Yasak aşk, tutku, kıskançlık, sınıflar, soylu erkinin dönemine damgasını vuran o beylik yüzü ve seçimleriyle sözünü söyleyen Anna Karenina, itiraf etmeliyim ki ancak bu şekliyle farklılık yaratabilirdi. Wright Karenina’sı, Tolstoy vari Levin’in imkansız gibi görünen ancak ideali simgeleyen aşkı ile Anna’nın tabuları hiçe sayan ve bedelini en ağır şekilde ödediği aşkının paralelliği bildik hikaye döngüsüyle devam ederken, tüm zeminin ‘sahne’ olduğu, dekorlarla bezeli, hatta karakterlerin bile dekorlaştığı, zaafların daha fazla öne çıktığı ve tüm bunların sonucunda gösterişli, teatral bir filmle karşı karşıya bırakıyor bizi.

Çoğu filmi, henüz bilmediğimiz hikayesine odaklandığımızdan, merakla ama içten içe gönül rahatlığıyla izleriz. Çok istersek izlemeden önce konusuna göz atar, ama perdedeki gidişatına, öyküsüne bırakıp kendimizi dikkat kesiliriz. Anna Karenina ise, bu kategoriye asla dahil olamayacak filmlerden. Konusu, dönemi, karakterleri hatta başı sonu bilinen bir öyküde, dikkatimizi geriye kalanlarına, detaylara, oyunculuklara ve varsa şayet olası küçük nüanslara yönlendirir, belki de ötesini beklemeyiz. Ancak Joe Wright, tüm bu denklemi ters yüz ederek baştan sona dikkat kesilmemizi sağlıyor ve biçimiyle konuşturmayı yeğliyor. Ve bu cesaretiyle, adından söz ettirmekle beraber tartışmaya açık bir eser de bırakıyor sinema dünyasına. Başından sonuna değişen tiyatro dekorlarıyla ilerleyen filmin tüm koreografisi bir yana danslarından tutun da, kostümlerine kadar her şeyi farklı. Öyle ki içine girmekle birlikte, izlenilenin sadece bir film olmadığı olamadığı hissini uyandıracak kadar.
Dillere destan klasiği, yazıya ayrıca konu etmeye gerek yok elbette. Ancak uyarlamasıyla beraber gelen karakterlerden özellikle ikisine değinmek gerek. Okuduğumuz, defalarca izlediğimiz eserin Anna’sı örneğin… Keira Knightley tarafından canlandırılan Anna Karenina, ne Sophie Marceau kadar naif ne de Vivien Leigh kadar dişi. Ama daha cesur, tıpkı filmin diğer karakterleri gibi zaaflarını daha fazla göz önüne seren… Yeri geldiğinde de itici. Kendine çocuğuna adadığı, sevgisiz ve rutin evliliğin sözüm ona pasif tarafı olmakla beraber asıl karar verici olanı hatta. Bildiğimiz, öğrendiğimiz, kimilerine göre vicdansız bay Karenin ise, belki de dönemin kurallarının altını özellikle çizmek ister gibi erkeği yücelterek, hep destek, hep seven olarak öyle bir yerleşiyor ki filme, Jude Law etkisi midir bilinmez, tarihe yerleşmiş sonucu farklı da olsa iticilikle bir tutulamayan evliya olarak kazınıyor aklıma… Bana kalırsa Wright, biçime ve gösterişe öylesine yöneliyor ki, öykünün ve karakterlerin -ruhsal açıdan titizlikle incelenmesine rağmen- kaybolup gitmesine izin veriyor… Bu nedenle, Anna’sı da dahil, taraflara ayrılacak bir film çıkıyor ortaya.
Salondan çıktığımda izlediğim diğer uyarlamalarının aksine, Anna Karenina’nın ne yürek yakıcı hikayesi ne çarpıcı ve bağlayıcı ana ekseni ne de 19. Yüzyıl Rusya’sının toplumsal hayatı belirdi aklımda… Bütününden kopamadan, dudaklarımdan dökülen ve günler geçtikçe daha da sağlamlaşan tek düşünce kaldı geriye; ‘ilginç’… Anna Karenina, çok ‘ilginç’ bir yeni yıl hediyesi…
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın