Beasts of The Southern Wild

…mış gibi…

‘Beasts of The Southern Wild – Düşler Diyarı’, Benh Zeitlin’in ilk uzun metrajı. Büyüleyici mi büyüleyici… Küçük bir kızın masumane dünyası, hayal gücünün sınırsızlığında, adına ‘yaşam’ dediğimiz kuralları, sistemi hiçe sayıyor bir nevi. New Orleans’ın küçük bir bölgesinde, bambaşka bir coğrafyada derme çatma çatıların altında yaşayan bir grup insanın farklı değerleri, hem genel geçer toplumsal düzenle -modern dünyayla- hem doğayla karşı karşıya.

Alabildiğine ilkel bir dünya onlarınki, medeniyetten hayli uzak… Sularla kaplı yaşam alanında zor koşullarda var olmaya çalışan insanların umut ve mücadelesini farklı bir dille göstermeyi deneyen Zeitlin, hayalperest bir mizansenle kıyametin öncesi ve sonrası denilebilecek bir filmle çıkıyor karşımıza.

Hushpupy ve fantastik dünyası…

Yaklaşmakta olan korkunç fırtına öncesi, baba ve kızın çemberinde ilerleyen film, hem bizi hem de o coğrafyayı hazırlıyor geleceğe. Gelecek hep ‘umut’ anlamını barındırır ya içinde, Zeitlin’in geleceği farklı, en azından gösterme şekliyle… Ekolojik çalkantılarıyla, ‘son’a yakın duran ama manevralara açık bir gelecek. Neredeyse organik, doğal dünyayı tanımaya çalışan ve kurduğu yakın ilişkiden bir an bile uzaklaşmayan Hushpuppy, babası Wink’in (Dwight Henry) izinden gidiyor olabildiğince. Dünyalarına özel farklı bir ‘baba – kız ilişkisi’ onlarınki, farklı bir büyüme hikayesini de beraberinde getiren… Küçük kızın öğrenmesi gereken çok şey var ne de olsa; acımasız dünya ile baş edebilmek, becerilerini geliştirebilmek ama en çok meydan okuyup daha da vahşileşebilmek adına…

Louisiana’nın gizemli coğrafyası…

Benh Zeitlin, Sinema Dergisi’ne verdiği röportajında ilham kaynağı olarak New Orleans’ı göstermiş: ‘Suyun birdenbire canınızı alabileceği, havada ölümü hissettiğiniz bir şehir. İnsanlarda, muhtemelen hayatını ya da evini her an kaybedebilecek olduğunu bilmekten kaynaklanan bir korkusuzluk var. Yaşadıkları anın değerini bilen cesur insanlarla dolu bir yer burası.’ İşte, ’O’ olmasaydı bu kadar mükemmel olur muydu?’ düşüncesine kapılacak kadar sevimli bulduğum küçük oyuncu Quvenzhané Wallis, Zeitlin’e ilham olan düşünceyle doğan, cesur ve ‘ait olma hissi’ne sıkı sıkıya bağlı Hushpuppy karakteriyle harikalar yaratıyor. Film, sadece bu güzelim performans için bile izlenebilir… Hushpuppy’yi izlerken, o kocaman gözlerindeki hüznü, vahşiliği, mücadeleyi, çaresizliği, hırçınlığı ama en çok küçücük ellerinde yeşertmeye çalıştığı umudu görebilirsiniz. Altı yaşındaki Wallis’ı başrole koymak zaten başlı başına bir iş. Ancak otaya çıkan tablo gösteriyor ki, oyunculuk geçmişi olmayan topluluk, böylesi bir ilk film için riskli olduğu kadar da doğru bir seçim. Dünyanın bir yerlerinde unutulan, varlığından dahi haberdar olunamayanların mücadelesine şahit olmak, can acıttığı kadar müthiş bir farkındalık da yaratıyor.

Hayal gücünün ardına saklanan başkaldırış, dönüşümü inkar ve son olgusu hiç bu kadar şiirsel anlatılmamıştı. Köşeye sıkıştığında, itildiğinde, belki her şey yitebilir ama umut asla… Küçük bir kızın büyüme diliyle gelişen ‘Düşler Diyarı’, çok özel bir film, sakın kaçırmayın!

İyi Seyirler,

Hilal Çetinder

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir