‘Zonguldaklı Şairler’
“Her aşktan geriye kaç şiir kalır, ona bakalım!’’ demiş Behçet Necatigil. Peki ya bir filmden geriye ne kalır? Biz de ona bakalım! Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ‘Kelebeğin Rüyası’, popüler sinema örneği olmakla birlikte sanatıyla, şiiriyle geliyor. İyi ki de öyle geliyor… 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak’ta yaşayan ve gencecik yaşta, biri 24 diğeriyse sadece 22, veremden ölen iki şairin (Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu) dostluk hikayesinden yola çıkan ‘Kelebeğin Rüyası’, unutulan ve belki de artık önemsenmeyen şiir edebiyatına güzellemeler sunuyor.
Ceplerinde Kelimeler
Liseden hocaları Behçet Necat(igil)’ın (Yılmaz Erdoğan) koruyup kolladığı iki genç şair Rüştü (Mert Fırat) ve Muzaffer’in (Kıvanç Tatlıtuğ), şiirle, aşkla ama en çok kederle geçen kısacık hayatlarının son dönemi, uzun bir sinema filmiyle geliyor perdeye. Ne kadar izlenir, ne kadar beğenilir bilmem ama ‘Cebinde Kelimeler’le dolaşan Yılmaz Erdoğan’a sadece ‘şiir’i anımsattığı, bu iki genç şairi yarım asır sonra yeniden tanıttığı için bile teşekkür etmeli. Belli ki kişisel ve çok keyif alarak yaptığı bir iş ‘Kelebeğin Rüyası’. Öte yandan tertemiz, tuzu biberi yerinde, iyi çekilmiş bir dönem filmi. Açılış sekansı, senaryosu, görseli, hüznü vurgulamak adına yaslanmak yerine sadece gerektiği ölçüde birlikte yürüdüğü müziğiyle göz dolduran bir yapım. Aşka aşık, hüzünle kardeş Zonguldaklı Şairler’in aşıkların atışması misali havada uçuşan dizelerle gelen diyalogları, tüm hikayeye sinen o güzelim dostluklarıysa, filmin özel yanları. Bu anların gerçekliğinde Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ ikilisinin katkısı büyük. Tecrübeli oyuncu Mert Fırat rolünün altından layıkıyla kalkarken, Kıvanç Tatlıtuğ (televizyondan takip edenleri farkındadır eminim), vücut dilini çok yerinde kullanıyor, güzel yakalıyor ritmini ve yıldızı oluyor filmin.

Bol para ve emek harcanarak hazırlandığı her halinden belli yapımda, Yılmaz Erdoğan’nın detaycılığının da altını çizmek gerek. Şiiri ele alışı, adeta bir yaşam biçimi gibi sunuşu bu detaycılığının en önemli parçası şüphesiz. Çoğu kişi sevmez; ya fazla duygu yüklü ya da fazla didaktik bulur. Şiirle anlatı fazla tiyatral gelir kimine. Ama filmin şairi, şiiri ve gücünü öyle güzel kurguluyor ki, etkilenmemek pek de mümkün değil. Düğünde aniden hediye edilen ya da birini sadece anlık tanımlayan şiirler dökülüveriyor filmin herhangi bir yerinde. İki genç şairin uğrunda daha da çok yazmayı isteyeceği genç kadını, şaka yollu da olsa, sırf şiiri ve sanatı sevmiyor diye gözden çıkarma girişimleri ya da akşam sofrasında Behçet Necatigil’in göze batmayan ama anlam katan küçük dizeleriyle öğretileri, ‘ölümü bile sevdiren’ şairliğe methiyeleri örneğin. Hepsi de yaşama dair. Bu ve benzeri anlar, şiire güzellemenin en hoş detayları bana kalırsa. Öte yandan, keşke daha çok yer alsalardı diye düşündüğüm iki farklı ‘baba’ figürünün, nüfusuyla birlikte gelen baba Ahmet Mümtaz Taylan ve ismini dahi bilmediğimiz ‘baba’ Taner Birsel’in, varlıkla yokluğu simgeleyen isim-sizliği… Elbette tüm bu çabalar, bir filmi ‘iyi’ yapmaya yetmez belki ama hikayeyi özel kılan imza bırakan detaylar olarak hatırlanır.
Prodüksiyon kalitesi açısından çıtayı bir hayli yükselten, zeminine bir dönem merkezine üç şair ve bolca şiir yerleştiren filmi, belki de ‘dönem’leri ve şiiri sevdiğimden, keyifle izledim. Hemen bitiminde, bir anlığına bile olsa, etrafta dizeler uçuşturup dostluğu, yokluğu, aşkı, ölümü kısaca yaşamı edebi dille düşündürtmesi bile izlemeye değer bir film yapıyor ‘Kelebeğin Rüyası’nı gözümde. Belki fazla uzun, belki biraz da harman ancak bütününe bakıldığında aksamadan ilerleyen, arka planda önemli isimlerin (Gökhan Tiryaki, Bora Gökşingil, Hakan Yarkın, Gülümser Gürtunca, Rahman Altın) buluştuğu iyi bir ekip çalışması örneği. Hele de teknikle pompalanıp hikaye ve karakterlerin unutulduğu dönem filmlerimiz düşünüldüğünde… Keşke daha çok isim, daha çok film geçmişi günümüze böylesi bir özenle taşıyabilse. ‘Şiir’, Gökhan Tiryaki’nin görüntüleriyle bir başka ‘güzel’di sanki. Maden ocağında dolanan ve ilk şairimizle tanışana kadar devam eden muhteşem açılışın ardından giderek flulaşan köylülerin, maden işçilerinin dramıysa bir başka filme…
‘’Şiirini beğenmek, şairini de beğenmek değildir belki’’ diyor satır arasında Behçet Necatigil kimliğiyle yönetmen. Ve kimbilir, belki de böyle davet ediyor sevenini de sevmeyenini de filmine… Bu söze kulak vermeli.
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın