Bu hafta vizyona giren ‘Lincoln’ ve ‘Zero Dark Thirty’ ile birlikte, Oscar adayı 9 filmlik serüven de sona ermiş oluyor. Buram buram ABD tarihi kokan iki filmin aynı hafta vizyona girmesi ise ilginç bir tesadüf aslında. Biri tarihinin en sevdiği başkanının son günlerine ve içteki mücadelesine, diğeriyse dış politikasının sonuçlarına ve Usame Bin Ladin’in sona yaklaşması umuduyla girilen mücadeleye odaklanıyor. ABD’nin en önemli aracı Hollywood ise ‘tarih’i yazmaya devam ediyor kendince…
David Gilmour’un ‘Bir filmin baştan sona ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmeniz için sonunu bilmeniz gerekir’ sözü, sonu zaten bilinen bu iki film için söylenmiş olmalı.
İşte bu tartışmalı yakın tarihlerden birine yine tartışmalı olarak bakan ‘Zero Dark Thirty’, 11 Eylül Saldırıları’nın hemen ardından sahada hazır bulunan CIA ajanı Maya’nın (Jessica Chastain) varlığıyla giriyor olayların içine. Hedefe ulaşmak için kullanılan ‘sorgu yöntemleri’ni onunla görüyor, finali onunla yapıyoruz. Kathryn Bigelow’un alışılageldiği üzere karekteriyle özdeşleştirdiği, karakterinin de kişiselleştirdiği süreçte tam kıvamında bir iş çıkaran Jessica Chastain için ayrı bir parantez açmak gerek. Daha ilk sahnede sonuca ulaşmaya hevesli ama gerçeğe giden yolda doğal uzantı olarak kabul gören işkenceden kaçan bakışların zamanla, delege ederek de olsa, işkenceciye dönüşümünün rahatsız ediciliği rolünün gereklerinden(!) biri örneğin.

%51 yeterliyse, %60 ‘her şey’dir…
Peki ya işlenişi… 11 Eylül saldırılarından, Usame Bin Ladin’in yakalanma -öldürülme- sürecine kadar geçen zamanı ABD özel güçlerinin, özellikle de bir kadın ajanın, gözünden anlatan ‘Zero Dark Thirty’, sonu belli hikayesinin giriş ve gelişme bölümlerine odaklanıp meselesine açıklık getirmeye çalışıyor. El Kaide kapısını aralamaya, elebaşları tanımaya yarayan ‘tanınlama’larıyla bölümlere ayrılarak ilerliyor film. Bir yandan terörist eylemler, öte yandan yıllara yayılan gizli bir operasyon sürüp gidiyor. Sınırlarını koruyan anlatımı filmin ilginç detaylarından. Maya’da dahil hiçbirinin özel hayatını bilmiyoruz. ‘Çizgi dışına çıkacak mı?’ diye düşündüren, özel olarak bile yorumlanamayacak tek kare yine sınırlar dahilinde noktalanan iş arkadaşların buluşma yemeği örneğin.
Yıllarca TV ekranında, yazılı basında tanık olduğumuz saldırılar karşısında, ABD’nin geri planda kalan ‘ne yaptığı – ne yapacağı’ (ya da ne yapmadığı) süreci yansıyor perdeye. 11 Eylül’den ‘UBL’nin öldürülmesine kadar uzanan süreci ortalama olarak takip eden bir Amerikalı için bu filmin ne ifade ettiği önemli. Peki ya dünyanın geri kalanı? Bir filmin ederi, değeri, genel anlatımından ziyade sadece hikayesini nasıl okuduğumuzla değişmez elbette. Aksi durumda bunun pek çok açılımı, tarafı oluşur zaman içinde. Kimi izleyici için Zero Dark Thirty propaganda, kimi için fazlasıyla militarizm kokabilir örneğin. Öte yandan 11 Eylül saldırısıyla büyük darbe alan ABD’nin hedefe odaklanmasına rağmen sadece sınırlı sayıda kişiyle ilerleyişi, kendi yarattığı düşmanının ölü ile diri olması arasında herhangi bir ayrımı gerekli bulmayan anlayışı ve bunun devamında, değil %60, %10 luk eminlik payıyla bile harekete geçecek kadar yetersiz, körlemesine ilerleyecek kadar çaresiz (ya da bencil) hatta sezgilerle ilerleyen sistemin savunucusu olarak da okunabilir pekala. Bütününde karma bir ideolojik yaklaşımdan söz etmek de mümkün. Tüm bu okumalar, aklamadan ziyade karalamaya daha yakın da gelebilir üstelik. ABD’nin (CIA’in) ‘biz bunları yaptık, çünkü…’ açıklamasıyla gelecek aklanma beklentisi, ne kadar dikte edilirse edilsin, Bigelow gibi propaganda yaftasıyla anılabilecek bir yönetmen için bile fazla iyimser bir anlayış. Zira küçücük bir şiddeti hele de işkenceyi ne ve nasıl bir anlatım temize çıkarabilir?
Coğrafya aynı, yol yöntem aynı ama…
Kathryn Bigelow’un, kendisine ‘Oscar kazanan ilk kadın yönetmen’ ünvanını getiren ‘Ölümcül Tuzak (Hurt Locker)’ta olduğu gibi taraflara açık bir geçmiş bırakacağı muhakkak. Kimbilir belki bir sonraki projesinde, türü farklı da olsa, ‘K-19’una benzer bir anlayışla yaklaşır ve soğuk savaş dönemine sözüm ona ‘diğer’ taraftan baktığı gibi, CIA’i bir kenara bırakıp bir de El Kaide tarafından bakar olaya. Ancak ne tarafından bakılırsa bakılsın sunulan gerçeğin tarafsız olmasını beklemek, boş bir hayal olarak kalacaktır çoğu zaman. Ve sonucunda sadece ideolojik boyutu, iyi olup olmadığı gerçeğini değiştirmeyecektir. ‘En İyi Film’ dahil 5 dalda Oscar adayı ‘Zero Dark Thirty’, izlenmesi zor ve son derece rahatsız edici. Hal böyle olunca, beraberinde tartışmaları getirmesi kaçınılmaz. Ancak tüm bu tartışmalara rağmen kesinlikle iyi yönetilmiş bir film. Kurgusu, işlediği süreci sağa sola sapmadan başından sonuna takip eden anlatımı ilgiye değer. Bigelow’un yakaladığı atmosfer, yapandan çok yapanı gösterene çevirse de okları, güncel tarihi masaya yatırması açısından önemli. Filmin çıkış noktasını da belli eden ikiz kuleler saldırısı öncesi konuşmaları veren ilk dakilarıysa belki de en rahatsız edici, olmasaydı dediğim sahneler. Bigelow’un dengede tutmaya çalıştığı anlatımı sekteye uğratan sahneler olarak hatırlanacaktır ileride eminim.
Filmografisini çok ayrı bir yere koymasam da, şahsi fikrim, yine ideolijisiyle boğuşulan bir film olmasına rağmen, ‘Ölümcül Tuzak’ın daha iyi bir film olduğu yönünde… Ve ne yazık ki, birinde biten filmin ardından hikaye hala devam ederken, diğerinde bitenin ardından tartışma kalıyor daha çok geriye…
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın