Bazı hikayeler, ne kadar bilirsek bilelim, kaç kez izlersek izleyelim, etkisini kaybetmez. İster roman, ister müzikal, ister sinema filmi olsun, farketmeksizin, duyguları harekete geçirir, trajik olaylarıyla, insanın – toplumun en temel sorunlarıyla yakalar okuyanını da izleyinini de. Victor Hugo’nun, yazımı yaklaşık 20 yıla yayılan ve aslında bir nevi sürgün olduğu vatanından uzak köşede kaleme aldığı ünlü eseri ‘Sefiller’, bunlardan biri belki de en önemlisi. Bir dönemi ve akımı simgelese de, evrenselleşen hikayesiyle hemen herkesce bilinen ve pek çok kez sinemaya uyarlanan eser, yayımlanmasından tam 118 yıl sonra müzikal olarak yerini aldı. 42 ülkede sahnelenen, 21 dile çevrilen ve 28 yıllık serüveniyle dünyada en çok gösterimi yapılan müzikali sinemaya uyarlayan isim ise ‘Zoraki Kral’ ile Oscar’ı kazanan Tom Hooper. Tüm bunları sıraladığımızda bile, günümüze kadar gelen (ve dünya döndüğü sürece devam edecek) sayısız veri eşliğinde, bir anlık da olsa, böylesi bir eser için ‘matematik bazen her şeydir ‘demek geliyor insanın içinden.

Şarkılarla gelen gerçekçi bir dram
Victor Hugo’nun ünlü ‘hayat, felaket, yalnızlık, yüzüstü bırakılmışlık, yoksulluk kendine göre kahramanları olan savaş alanlarıdır’ deyişi, Hooper’ın kamerasıyla geliyor beyaz perdeye bu kez… Tıpkı ‘Anna Karenina’ da olduğu gibi, bu dillere destan klasiği yazıya ayrıca konu etmeye gerek yok elbette. Bölümlere ayrılan, bunu karakterleriyle de yapan, bu sayede Hooper’ın ‘Zoraki Kral’da uyguladığı ‘ikili karakter’ metodunu da çoğaltan aslına fazlasıyla sadık bu müzikal uyarlama, çok ilginç bir noktada duruyor ve değişime hiç yanaşmamasına rağmen müthiş bir heyecan yaratıyor. 1815 Paris’inde başlayan ancak öncesindeki sefaletle birlikte 19 yıllık mahkumiyetin yükünü de izleyenine geçiren ‘Sefiller’, dönemin toplumsal yapısını simgeleyen karakterleriyle, Jean Valjean (Hugh Jackman)’i, Javert (Russell Crowe), ardından Fantine (Anne Hathaway) ve sonrasında Cosette (Amanda Seyfried) ve en nihayetinde Marius (Eddie Redmayne)‘la kesiştiren bölümlerle ilerliyor. Öte yandan her bir karekterin özeline girerek, karakterlerin acısı ve performansların altı da çiziliyor. Bir müzikali tiyatro sahnesinde izlemenin lezzeti farklı elbette. Ancak böylesi bir müzikale gerçeklik katacak en etkili yolun sinemanın büyülü dünyasından geçtiğinin en somut kanıtı belki de ‘Sefiller’. İzleyenini, başından sonuna, insana ve hikayeye yoğunlaştırırken, roman ve müzikaline yarışır bir sinema ziyafeti de sunan Tom Hooper’ın tüm oyuncuları canlı performansla ilerletmesi bu gerçeklikteki en büyük pay, şüphesiz.
19. yüzyıl Fransa’sını ve içindeki kaousu görkemli bir atmosferle bütünleyen, düz diyolağun yok denecek kadar az olduğu, neredeyse tamamı müzik ve şarkıdan oluşan ‘Sefiller’den, her bir karesinde yeniden keşfedilen ‘duygu’dan fazlasıyla etkilendiğimi belirtmeliyim. Bu nedenle, hayli subjektif olduğum gerçeğini de atlamadan, kaçırmamanızı öneririm. Güncelliğini hiç yitirmeyen ‘Sefiller’i; sefaleti, kefareti, aşkı, tutkuyu, isyanı, özgürlüğü bu şekliyle izlemek müthiş bir deneyim. Eserin ve müzikalin görkemini sadece dönem ve görsellikle sınırlı tutmak istemeyen yönetmenin ve başta Hugh Jackman ile taze Oscarlı Anne Hathaway olmak üzere tüm oyuncuların performansları ilgiye değer. Ancak alışılagelmiş müzikallerin ötesinde seyreden ‘Sefiller’in uzun süresi ve müzik/şarkı akışıyla herkese göre bir film olmadığı da ortada. Özellikle bu ‘tür’den hoşlanmayanların uzak durmasını öneririm. Aksi halde, hem kendinize hem de filme yazık etmiş olursunuz…
İyi Seyirler
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın