The Host

Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla…

Kaleme aldığı, gişede de muazzam bir başarı yakalayan ‘Alacakaranlık’ serisiyle hatırı sayılır hayran kitlesi yaratan ve popülerite kazanan Stephenie Meyer, yine gençlerle ilerlediği bir öyküyle çıkıyor karşımıza. Yeni ‘gençleri’ ve yeni ‘aşk hikayesi’, ‘fantastik’ dünyadan ‘bilimkurgu’ya taşınıyor; ‘aşk, fantezi, gençlik’in yerini ‘aşk, bilimkurgu, gençlik’ alıyor… Elbette bir Alacakaranlık değil ama ‘The Host – Göçebe’ yayımlandığında (2008), N. Y. Times’ın (26 hafta) ve L. A. Times’ın (36 hafta) en çok satanlar listesinde 1 numara olmuş.

Meyer’in, özellikle genç kuşak için, iyi bir hikaye anlatıcısı olduğu kesin. Romantizm ve türler arası aşk ise neredeyse uzmanlık alanı. Peki ya projenin ucundan tutan diğer isim? Kitaplarının gücüyle özellikleri gençleri, sinemada da, arkasına alan edebiyat dünyasının yeni kraliçesi Meyer’a ‘Gattaca’ ve senaryosunu yazdığı ‘The Truman Show’ ile ilgi çeken Andrew Niccol eşlik ediyor. Niccol’un, yazanlarıyla içinde yaşayanlarını aynı potaya koyduğu Truman Show’u, yarattığı yeni dünyayla Gattaca’sı ya da aynı kefede olmasa da zamanın geçer akçe olduğu In Time’ı hep aynı tonu bıraktı geride: hüzün… Kağıt üzerinde beklentilere göre kusursuz gibi duran ikilinin ürünü ‘The Host’un, hedeflediği ‘genç’ kitleyi etkilemesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır eminim.

İki dünya arasında mücadele ve ille de aşk

Yakın gelecekte geçen hikayede, insanların vücudunu ele geçiren ‘düşman’ varlıklar zihin ve ruhları yöneterek varolmayı sürdürürken, ruhlar gezegeni haline gelen yeni yeryüzü, ‘asi’ bir grup insan ile bu insanları susturmaya çalışan ‘avcı’ların çatışmasıyla çalkalanılıyor. Henüz genç yaşına rağmen önemli yönetmenlerle çalışma ayrıcalığını yakalayan Saoirse Ronan (Kefaret, Cennetimden Bakarken, Hanna) filme konu olan her iki dünyanın merkezinde konuşlanan genç Melanie (Wanda) karakteriyle, mücadelesine ve aşk(lar)ına odaklanıyor. Bilimkurguya aşk dokunuşu, ya da tam tersi, olarak okunabilecek hikaye Niccol’un ilgi çekici varlığından öte soft duruşuyla daha çok Meyer etkisiyle ilerliyor.

Ve ‘Meyer Kadını’ gerçeği… Algıda seçicilik değilse eğer, Bella’nın kafa karışıklığının vücut bulmuş halini tek bedende iki kişilikle yaşayan Melanie’de görmek mümkün, neredeyse. ‘Meyer kadını’nın aşk hayatı, kitaplarında olduğu kadar sinema dünyasında da yerini sağlamlaştırdı diyebiliriz. Bu kez aynı bedendeki farklı ruhların çetrefilli aşkıyla romantik bilimkurguya yelken açan Meyer, hangi zeminde olursa olsun aşkın gücüne, romantizme odaklanan yazarlardan. Film, senaryosunu bu derinlikte ilerletmiyor belki ama cesaretin yanı sıra aşkın, romantizmin yapıcı gücü üzerinden gidiyor, aşkı kutsuyor adeta. ‘Düşman’ olarak algılansa da, sömürgeci idealist ruhlar ve zorla ele geçirerek oluşturdukları ütopik dünyalarının tanımı bir noktada ilgi çekici. ‘Yalan’ yok örneğin, ‘güven’ sonsuz, yardıma çağrı ise tartışmasız işleyen bir sistem. Ancak bilimkurguyu öteleyip gençlerin romantizmine fazla odaklanan yanı, çelişkili sunulan ve hayli silik kalan kafa karıştırıcı işgalcileri anlamamıza olanak tanımıyor ne yazık ki. Kaotik evreni mi sorguluyorlar yoksa  teknoliji ve sistemlerinin mükemmelliğine rağmen basamak olarak ihtiyaç duydukları geçici evlerinde duyguyu yerip duygusuzluğun önemini mi vurguluyorlar, belirsiz…  Örneklerini defalarca gördüğümüz daha önce hiç bilmedikleri ve sadece akan bir damla gözyaşıyla insanlaşan dışarıdan gelenler için dünyamız itici mi yoksa çekici mi, hala çözülemeyen bir nokta…

Düzeni, saf kusursuzluğu başka deyişle sistemi simgeleyen beyaz rengin öne çıktığı insan görünümlü işgalci ruhlarla kaçak yaşayan isyancıları karşı karşıya getiren iki dünya, (kitabı okumadığımdan, okuyanların nasıl bir yorumla karşılacaklarını kestirebilmek zor) özellikle gençlerin gözünde fenomene dönüşebilir, devamı da sabırsızlıkla beklenebilir… Bu nedenle doğru bir proje olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Ancak yetişkin seyirci için sıradan bir seyirliğin ötesine geçmesi zor. ‘Alacakaranlık Efsanesi’ ile ‘Göçebe’ filmlerini karşılaştırmak yersiz de olsa Meyer’in benzer tondaki bakış açısı ister istemez bu yola sevkediyor izleyenini. Kitlesine eklenecek ‘Alacakaranlık Efsanesi’ hayranlarından değilim. Öte yandan aşk ve vampir filmlerine yeni boyut katan, vampirleri farklı bir algıyla hayatımıza sokan serinin en azından hayran kitlesi ve popülerlik adına başarısı ortada. Aşkı ve kadın –erkek arasındaki dengeyi nesiller öncesi romantizme götüren anlayış, burada elbette renk değiştiriyor ama yine buram buram romantizm kokuyor. Korunmaya muhtaç Bella’nın yerini cesaretin ve daha baskın Melanie’nin aldığı bilimkurgu, bu yeni romantizm, Meyer düşkünlerini ve belki de daha pek çok kişiyi cezbedebilir. Özellikle genç kuşak için heyecan verici olduğu kesin… Andrew Niccol’un her iki dünyayı farkılaştıran anlatımı ve diğer filmlerinden de izler taşıyan küçük dokunuşları elbette takdire şayan. Ancak kariyerine ticari başarı ve ‘taze’ popülerlik dışında artı bir çentik atmayacak bir çalışma. Genç oyuncular Saoirse Ronan, Max Irons ve Jake Abel’in yanı sıra Daine Kruger ve William Hurt gibi isimlerin de yer aldığı bu yeni Meyer dalgası, bakalım nasıl bir serüvene dönüşecek, bekleyip görelim.

İyi Seyirler

Hilal Çetinder

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir