Bazen öylesine, henüz bilmediğimiz ya da o an için anlamı olmayan kişi/konu hakkında araştırma yaparken buluruz kendimizi. Dolaşırken, kafede çayımızı yudumlarken önümüzden geçen herhangi biri gibi henüz tanımadığımız ama tarihe çoktan yazılmış bir isim örneğin. Camille Claudel’in varlığından işte öylesine anlardan birinde tesadüfen haberdar oldum. Yıllar önce amatör bir tiyatro grubu seçimini ağırlıklı olarak Rodin ile Claudel ilişkisinden beslenen bölümle yapmıştı. Ne onlar oyunun hakkını vermişti ne de izleyici olarak ben. İşi daha çok magazinsel boyutuyla ele alan oyunu hatırlamıyorum, ancak adını ilk kez duyduğum Camille Claudel hakkında yayımlanan roman ve makaleleri aramaya koyulmuştum hemen. Çok kısıtlıydı eldeki veri ama sonrasında okul yılları ve ille de sinema yetişti imdadıma.
Tarih ve edebiyatın sunduklarından biliriz bilmesine ama eğer sinema olmasaydı yıllar sonra yeniden ete kemiğe bürünen Rüştü Onur ve Muzaffer Ünlü; Forbes Nash ya da Joseph Merrick; hatta belki Sylvia Plath ve Virginia Woolf bu kadar geniş kitleye ulaşabilirler miydi? Ya güzel insan Sixto Diaz Rodriguez… Yıllar öncesinin (1988) ödüllü yapımı, kıyıda köşede kalmış bir kadını anlatmasaydı Camille Claudel bu kadar tanınır mıydı, emin değilim.
Bruno Dumont’un İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen son filmi ‘Camille Claudel 1915’, haftanın en zor filmlerden. Fransız sanatçı Camille Claudel’in, tanınan ve 40’lı yaşlarına gelmiş bir heykeltıraşken, ailesi tarafından kapatıldığı hastane günlerine tanıklık ediyoruz. 1800’lerin son yıllarında söz konusu kadınsa eğer sanatı değil zanaatı destekleyen sisteme, muhafazakar ve ahlaki değerlere, hatta sevgilisine karşı dik durabilen bir kadının yaşamını mutlulukla sürdürmesi beklenemezdi elbette! Tek dostum dediği erkek kardeşine mektup yazıp yolunu gözlerken, istemeyerek de olsa diğer hastalara yardım ederken izliyoruz onu. Sadece bir anlığına eline aldığı taş parçası sanatçı kimliğinden, öldürülme korkusuyla kendi pişirdiği yemeğinden oluşan sofrası paranoyasından izler taşıyor; belli belirsiz. Camille’in hikâyesi bu kısa an’lardan ibaret değil, şüphesiz. Ancak Dumont fazlasıyla soyut yaklaşıyor; sayısız detay yerine filmi detay haline getiriyor, görünenden ziyade görünmeyene pencere açarak trajediyi izleyenine geçiriyor daha çok. Filmlerinde insanlık halleri üzerinden sıra dışı gözlemler sunan yönetmen başı sonu görünmeyen, sadece üç beş günle sınırlı bu filmi yıllar önce çekseydi şayet yerini bulamayabilirdi belki. Ancak döneminin önde gelen sanatçılarından olan Camille, günümüzde sanat dünyası dışında sinema seyircisi için de tanınan figürlerden. Dumont’un genelde çok da ünlü olmayan kişilerle çalıştığı düşünüldüğünde, Juliette Binoche ismi şaşırtıcı belki ama etrafını kuşatan gerçek hastaların atmosfer sahiciliğine ve Camille’in trajedisini paylaşmamıza katkısı büyük.

Camille Claudel 1915, Dumont imzasıyla belki çoğu kişi için yine zorlayıcı, ‘bitmeyen zaman’ içerisinde kasvetiyle yerini alabilir. Ancak bu kez ‘yerinde’, tam da anlatılmak istenen şekliyle daha çok. Çünkü Dumont, ‘olan olmuş’a odaklanıyor ve yıllara yayılan esaretin kısa bir dönemine çeviriyor kamerasını. İçinde bulunulan durumu seyircisine öylesine vurucu aktarıyor ki, sıkışmışlığı ve görünmeyen yılları hissetmemek zor! Üstelik aşırı dramatize anlatımla da ilerlemiyor film. Aksine sakin, tıpkı Camille’in anlamaya çalıştığı şekliyle sindire sindire ve geçen günleri gerçek zamanıyla anlatmaya özen gösteriyor. Ne iştah açıcı cümleler kuruyor ne de durumu değerlendiriyor . Belirsiz, anlaşılması zor havada kalan diyaloglarla yoruyor kimi zaman. Buna rağmen Camille’in çıkışsızlığından, henüz bilmediği geleceğinden ve içinde uyanık tutmaya çalıştığı umudundan etkileniyoruz. Filmin bir noktası giderek özelleşiyor ve katmanlara ayrılıyor benim için: Sahnede akıl hastalarına sosyallik kazandırma amacıyla düzenlenen oyunda prova yapmaya çalışan iki hasta, onları izleyen ‘deli’ Camille ve en nihayetinde yıllar sonra hayatının filmlere konu olacağını bilmeden esaret altında yaşamaya zorlanan Camille’i izleyen seyirci. Küçük yaşta taşı ve çamuru elini alarak hedefini belirleyen, zor koşullarda bu hedefe kitlenen ‘aykırı’ kadının sanatına ve hayatına yön veren ilişki sonrasında gelen hayal kırıklıkları, sinir krizleri ve paranoyalarının adresi (yaratıcılık söz konusu olduğunda deha ile deliliğin kol kola gezdiği gerçeğini de arkamıza alırsak), günümüzde yaşansaydı şayet, akıl hastanesi olmazdı şüphesiz. Öte yandan, ‘zaman’ aykırılıklara ve kadına hala pek insaflı davranmıyor ne yazık ki!
Camille Claudel 1915, ilkinden farklı ve çok özel bir deneyim! Ancak henüz tanışmayanlar için Claudel’in ikinci kuşak akrabası tarafından kaleme alınan romandan uyarlanan ilk filmi izlemek daha doğru olacaktır. Önceliği Camille Claudel 1915’e verirseniz de sorun değil, bitiminde aynı açlıkla geriye dönüp bir diğer Bruno’nun (Nuytten) imzasını taşıyan başrollerini Isabelle Adjani ile Gerard Depardieu’nun paylaştığı (baş tacı olmasa da) ‘Camille Claudel (Bir Kadın)’ izleme isteği kaçınılmaz.
Camille Claduel, sanat-kadın-toplum denkleminde yerini alan önemli trajik karakterlerden (cevaplardan) biri. Çok mutlu olduğu anlarında bile pürüzler çıkıyor, mutluluğunu simgeleyen eserleri (örneğin ‘The Waltz’) beğeniliyor ama yeterli desteği alamıyordu yetkililerden. Ölümünden yıllar sonra dahi ödüller kazanan Camille kadar, B. Dumont’un çıtayı yükselten üst düzey bakışı ve J. Binoche’un performansı son derece etkileyici. Tarihe yazılmış ünlü bir sanatçıyı sadece hastaneye kapatıldığı ve hiçbir şey yap(a)madığı günleriyle resmetmek riskli bir iş. Dumont ve Binoche ikilisi, iyi ki bu riski göze alıyor… Aklımızdaysa hüzünle beraber kardeşine yazdığı şu satırlar kalıyor: ‘Bu esaretten çok sıkılıyorum, eve hiç dönemeyecek miyim Paul?’
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın