Bir ‘Filmekimi’ sezonuna daha geldik. Bu yıl 10. yaşını kutlayan Filmekimi, 8–15 Ekim tarihleri arasında, üstelik İstanbul dışına da taşan gösterimleriyle serüvenine başlıyor. Sinemaseverlerin ilgiyle takip ettiği, dünyanın önemli festivallerinde gösterilen, ödüller kazanan seçki, yine göz dolduruyor. 40’a yakın film, Atlas ve Beyoğlu sinemalarının yanı sıra Nişantaşı City’s ve Cinebonus Maçka G-Mall olmak üzere 4 sinemada izleyicilerle buluşacak.
İşte Filmekimi 2011 programından gözüme ilk kestirdiklerim;
MELANKOLIA
‘Melankolia’, Cannes Film Festivali’nde, daha çok Danimarkalı yönetmeni Lars von Trier ile adından söz ettirmiş olsa da, izlemek istediğim filmler sıralamasında önlerde yer alıyor. Yönetmenin, ‘Antichrist’deki sıra dışı performansı Charlotte Gainsbourg ve bu filmdeki ‘Justine’ rolüyle Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanan Kristen Dunst’ın iki kardeşi canlandırdığı filmin diğer oyuncusu ise Kiefer Sutherland. Adı bile filmin ruh halini açıklamaya yetiyor. Gerisi ise izledikten sonraya kalıyor.

CONTAGION
‘Traffic’ filmiyle Oscar’lanan yönetmen Steven Soderbergh, son zamanların moda kavramı virüsle gelen salgına değiniyor. Yönetmen ve oyuncu kadrosu, izlenme biletini sağlıyor. Bir grup doktorun virüsle mücadelesi klişe gibi gelse de, Matt Damon, Marion Cotillard, Laurence Fishburne, Jude Law, Gwyneth Paltrow ve Kate Winslet gibi, her birinden tek bir film çıkacak oyuncu kadrosunu es geçmek olmaz.

A DANGEROUS METHOD
Tıpkı ‘Contagion’ gibi bu yılın Venedik Film Festivali’nde gösterilen film, The Talking Cure adlı oyundan uyarlanmış. Özellikle psikoloji düşkünlerinin kaçırmaması gereken bir yapım. Viggo Mortensen Sigmund Freud’u, çaylağı Carl Jung’u ise taze en iyi aktör ödüllü (Venedik Festivali – Shame) Michael Fassbender canlandırıyor. Keira Knightley ise aralarındaki dostluğu ikilime düşüren genç yaşında ağır depresyon teşhisi konan İsrailli Sabina Spielrein rolünde. Freud’un en sadık öğrencileri arasında da yer almış Otto Gross’u canlandıran, bu karaktere çok yakışacağını düşündüğüm Vincent Cassel’i unutmamak lazım.

THE ARTIST
‘The Artist’, hakkında yapılan ‘sessiz filmlere saygı duruşu’ vurgusu ile ilgimi çekmeye yetiyor. Son olarak İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Küçük Beyaz Yalanlar’da izlediğimiz Dujardin, sesli filmlerin piyasaya çıkmasıyla, kariyeri düşüşe geçen sessiz film aktörünü canlandırıyor. Filmin yönetmeni Michel Hazanavicius ile daha öncede birlikte çalışan Dujardin, bu filmdeki rolüyle Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü kazandı.

Ve elbette Panahi’ye saygı; IN FILM NIST
İran’da ev hapsinde tutulan Cafer Panahi’nin, Cannes’a gizlice getirilen son filmi ‘Bu Bir Film Değildir’, yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb ile üzerinde bir gün geçirerek senaryolaştırılmış. Mojtaba Mirtahmasb de bu filmle birlikte pasaportuna el konulan İranlı yönetmenler kervanına katıldı. Kendisini sevmediğim bir ülkenin sinemasını sevmeye ısrarla devam ediyor ve filmlerini kaçırmamaya çalışıyorum. Panahi, mesajını en güzel şekilde veriyor ve film çek(e)memesini işte bu yapımla anlatıyor. ‘Bu Bir Film Değil’, ne bir filmi ne de yönetmeni Panahi… Sırf bunun için bile izlenir.

THIS MUST BE THE PLACE
Söz konusu kişi Sean Penn olursa… Daha filmi gelmeden fotoğraflarıyla olay yaratan Sean Penn, uzun süredir görüşmediği babasının ölümüyle, geçmişe çeviriyor dünyasını. Yaşı geçkin, bezgin bir rock yıldızını canlandıran Sean Penn, 2. Dünya Savaşı sırasında babasına işkence eden Nazi subayını bulmayı azmetmiş görüntüsüyle karşımızda olacak. İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nın İngilizce çektiği ilk film ‘Olmak İstediğim Yer’, Cannes Film Festivali’nde ‘Kiliseler Birliği Ödülü’nü kazandı. Sean Penn dışında, Frances McDormand ve Judd Hirsch gibi isimlerinde yer aldığı filmde, filmin müziklerini de yapan David Byrne, kendini oynuyor.

MY PIECE OF THE PIE
Bu filme ilgimin asıl müsebbibi, elbette Klapisch’in ‘İspanyol Pansiyonu’, açık ve net. Biraz hareket biraz da komedi… Başrollerini Karin Viard ve Gilles Lellouche’un (yine Festival filmlerinden Küçük Beyaz Yalanlar’da izlemiştik son olarak) oynadığı sosyal içerikli bu komedide, işinden kovulmuş bir fabrika işçisi ile bir borsa simsarının birlikte yaşadığı olaylar mizahi bir şekilde aktarılıyor.

UNE VIE DE CHAT
Süper kahraman filmlerinin animasyonu benim tanımımla. Gündüz farklı, gece farklı hayat süren kedi Niro’nun iki dünyasının kesişmesi ne kadar zaman alacak? Fransızca konuşan bir kedi, Paris, tadına doyum olmayan çizgi animasyon.

WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN
Bu rolüyle Oscar’a yeşil ışık yaktığı düşünülen sıra dışı oyuncu Tilda Swinton’ın, çocuğuyla derdi olan anne performansı, kaçırmak istemediklerimden. Lionel Shriver’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmeni ise ‘Sıçan Avcısı’ (Ratcatcher 1999) ile adından söz ettiren Lynne Ramsay.

MARGIN CALL
Kevin Spacey, Jeremy Irons ve Stanley Tucci gibi sonsuzluğa uzanan oyuncu kadrosuna sahip filmin yönetmeni J.C. Chandor. 2008 yılında ABD’de patlayan ekonomik krizin etkileri Wall Street’te bir yatırım bankasından izleyen film, bir anlamda ABD’nin günümüz durumuna da ışık tutuyor. Yüksek katlara çıkılıyor ve kapalı kapılar aralanıyor…
Bu ilgi çekici oyuncu kadrosuna, Paul Bettany, Demi Moore, Simon Baker ve Zazharcy Quinto gibi renkli isimler de katılıyor.

BEGINNERS
Yine oyuncu kadrosuyla göz dolduranlardan. Ama hikâyenin özü yönetmen Mike Mills hikâyesi olunca daha da ilgi çekici oluyor. Başrollerinde Ewan McGregor, Christopher Plummer gibi keyifli bir ikilinin yer aldığı, komedi ve hüznün bir arada olduğunu düşündüğüm film, Oliver’ın anılarına götürecek bizi.

DECLARATION OF WAR
Bu filme ilgimin sebebi, Valérie Donzelli ve Jérémie Elkaïm’in, hikâyelerini sanki karşımızda dururcasına anlatmak istemeleri. Bu ikili, hikâyelerini yazıp, filmleştirmeyi seçmiş. Çocuklarının hastalıklarıyla mücadele eden bir çiftin gerçek hikâyesinden oluşan film, 2011 Paris Cinéma İzleyici Ödülü ve 2011 Cabourg Büyük Ödülü’nün de sahibi oldu.

ET MAINTENANT, ON VA OU?
Lübnan’ın 2008 Oscar adayı ‘Karamel’i çoğunuz hatırlarsınız. 27.İstanbul Film Festivali’nin de açılış filmi olan ‘Karamel’ ile kadın dünyasından renkli bir kesit sunan Nadine Labaki, yine aynı yolla ilerliyor. ‘Her başarılı erkeğin arkasında kadın vardır’ı doğrularcasına, savaşın ve dinsel çatışmaların götürdüklerinin ardında kalanları, kadınların dünyasından anlatıyor. Nadine Labaki’nin, senaryosunu yazıp, yapım ve yönetimini de üstlendiği filmin oyuncuları arasında da yer alıyor. Keyifle izleneceğinden eminim.

LE GAMIN AU VELO
Belkiçalı Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin, bu yıl Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’la ödülü paylaştıkları filmleri ‘Bisikletli Çocuk’, yolu yetimhaneye düşen ve zor bir hayat yaşayan Cyril’in çevresinde geçiyor. Yine sözlerini söyleyen ve gerçekten uzaklaşmayan yönetmen kardeşler, 30.İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ‘La Promesse’ ile göçmen sorununa, ‘Rosetta’ ile işsizliğe değinmişti. Bu rahatsız edici konulara son derece gerçekçi ve ustalıkla yaklaşan kardeşler, yine gerçekçi olduğu kadar bu kez iyimserliği de elden bırakmayan bir hikaye sunuyorlar bize. Filmin başrollerinde Cecile France, Thomas Doret, Jeremie Reiner, Fabrizio Rongione ve Egon Di Mateo yer alıyor.

Ayrıca, 19. yüzyılda geçen yeniden ve farklı bir tarzla uyarlanan dönem filmi ‘Jane Eyre’, Miranda July’nin ‘kozmik bir aşk hikayesi’ olarak tanımlanan yeni filmi ‘The Future’, İsveç’in Oscar adayı filmi ‘Aşkın Formulü Yok’, sırasını bekleyenlerden.
Önceliklerimden oluşanların dışında, listede daha çok film var elbette. Bu liste, 8 Ekim haftasında uzar gider. 8 – 15 Ekim tarihlerinde, sinemaya doyacağımız bir hafta geçirmek dileğiyle…
Şimdiden İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın