Adele ve Olaganüstü Maceraları

Luc Besson bu film için uzun yıllar uğraş vermiş. Filmi yaratmak için değil, çizgi serinin yaratıcısı Jacques Tardi’den film haklarını alabilmek için. Son zamanlarda çocuk çizgi roman serilerini takan Besson sonunda amacına ulaşıyor ve aynı adlı çizgi romandan oluşturduğu senaryoyu filme çekiyor. Yani hem yazar hem de yönetmen koltuğunda oturuyor. Filmin yapımcılığı ise yine aile arasında kalarak karısına devrediliyor.

Fena halde Fransız olan filme beklentisiz ve eğlenmek için gidebilirsiniz. Bir nebze de olsa Indiana Jones’un eski zamanlardaki kadın versiyonu olan Adele’nin maceralarına tanık oluyoruz.

Film aynı zaman diliminde konuya farklı ele alışla başlıyor. 1911 yılının Paris’inde ayaz bir Kasım ayı. Bir yanda Ulusal Tarih Müzesi’nde duran milyon yıllık dinozor yumurtasından çıkan, uçan dinozor cinsi kuş (pterodactyl) ortalığı karıştırırken, diğer yandan zamanının yaman gazetecisi Adele, önce ne olduğunu anlamadığımız kişisel çıkarları için, Mısır’daki mumyaları araştırıp ortalığı birbirine katmaktadır. Gayet kendinden emin ve gözü pek Adele, istediği mumyayı Mısır’dan alıp Paris’e getirmeyi başarır. Amacı, zamanında ölüleri uyandırabilen ve şimdinin (1912) mumyalanmış doktorunu, zihinsel güçle uyandırmaya başaran Profesör Ménard’ın meziyetiyle canlandırmak ve kardeşini hayata döndürmesini ummaktır. Tabi bu o kadar kolay olmayacaktır. Canlanan kuş şehirde terör estirirken öte yandan kuşla bağlantısı olan ve Adele’nin bel bağladığı Profesör suçlu bulunarak hapse gönderilir. Adele’nin kız kardeşinden dolayı yaşadığı hüznü, onu bir an önce iyileştirmek için engel tanımaz ve kabaca çabalamaları, Paris polis teşkilatının ve hükümetinin kuşu bulmak için panik halleri filmin bütününe yerleşen komediyi veriyor bizlere. Masalsı anlatımı beyazperdede görmek isteyenler, hele de fantastik film düşkünleri için hoş bir seyirlik.

Filme ismini de veren Adele’i canlandıran baş kadın oyuncu Louise Bourgoin, sinemalardaki ilk önemli rolü olmasına rağmen karakterine yakışan rahatlıktaki tavırları da seyirlik. Dönemin kıyafetleriyle ne kadar erkek fatma olabilirse o kadar olabiliyor. Özellikle ezen tavırları ve zekasına güveni pek çok sahnede kendini gösteriyor.

Şehri tehdit eden bir suç ortaya çıktığında oluşan hükümet içerisindeki elden ele iş buyurma ağına gönderme yapmayı da atlamayan film, karikatürize edilmiş karakteriyle de ilgi çekebilir. Özellikle keşmekeşin sebebi kuşu bulmaya zorla adanmış polis şefi Caponi (Gilles Lellouche) görülmeye değer. Sürekli uyku halinde olan, yemekten başka bir şey düşünmeyen halleri ve kepçe kulaklarıyla filme ayrı bir renk katmış.

Luc Besson filme yine müzikleriyle de hakim olmak istemiş olmalı ki Eric Serra’dan vazgeçmemiş ve daha başlangıçta ‘Beşinci Element”i andıran tarzda müziğe yer vermiş.

Film son bulup yazılar akmaya başladığında salondan çıkmamanızı öneririm. Yazılar bittiğinde hükümet tarafından kuşu yakalamak için tutulan sözde işin piri Justin de Saint-Hubert (Jean-Paul Rouve)’nin başına gelenlere bu son bölümde tanık oluyoruz. Biraz dağınık, daldan dala atlayan sahnelerini sineye çekip, çizgi roman okur ya da çizgi film izler gibi izleyebileceğiniz bir film. Sakın dünyayı kurtaran, kanın gövdeyi götürdüğü aksiyonlar ve mesajlar veren bir film beklemeyin. Filmin bana göre göz dolduran kısmı ise dönemin kostümleri ve atmosferi oldu elbette.

İyi seyirler

Hilal Çetinder

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir