Kadınca, kararınca…
Sinemanın, sanatının arkasına saklanarak da olsa kendini sevdiren iki önemli gücü vardır; biri hayattan, düşüncelerden kaçış yolunu aralaması, diğeri –ki bazen daha yakın geleni- hayatın içinden geçmesi…
Sarah Polley’nin bağımsız sinema dünyası, ikincisine daha çok yaklaştırıyor bizi. Yönetmenin ikinci uzun metrajı (ilki ‘Ondan Uzakta – Away from Her’) ‘Bu Dans Senin (Take This Waltz)’, gecikmeli de olsa yazıya geliyorsa şayet, biraz da bu nedenden… Asıl kadın ve sadece silüet olarak beliren erkeğin görüldüğü açılış sekansının hemen ardından beş yıllık evliliklerini, getirdikleri ve götürdükleriyle yaşayan Margot (Michelle Williams) ve Lou (Seth Rogen) ile tanışıyoruz önce. Bu birliktelik, Margot’nun hayatına taseadüflerle(!) giren ikinci adam (Daniel – Luke Kirby) çıkmazıyla sınanıyor. Polley, Margot’nun dünyası, bakış açısı ve en nihayetinde seçimleriyle sıraladığı filminin düsturunu, kendisi gibi Kanadalı Leonard Cohen’in ‘Take This Waltz – Bu Dans Senin’ şarkısıyla isimleyerek ve kilit sahnesine yerleştirerek zekice ve en doğru şekliyle vurguluyor.
Sarah Polley’nin, kadın – erkek ilişkilerine dair kurduğu, bakış açısına gore öznesi yüklemi değişmeye meyilli düşündürmeye iten cümleleri, filmin can alıcı noktası. Kendi dünyalarında aslında eğlenceli bir birliktelik yürüten Margot ve Lou’nun pek de yolunda gitmeyen taraflarıyla, hatta yüzeyselliğiyle zamanla monotonluğa kayan evlilikleri örneğin. Ya da ‘yeni’ye karşı duyulan ilgi, merak, fiziksel çekim ve belki toplamıyla gelen aşk … Oysa dillendirmesek de biliriz ki hemen çoğu birliktelik, yazıya hatta düşünceye dökülmeyen monotonluğu da taşır yanında; günü geldiğinde yüzeye çıkmak üzere. ‘Yeni’nin, yanında getirdiği bilinmezliği, sanki sonsuzmuş gibi gelen kandırmacalı heyecanı gibi tıpkı.

Kilit sahne dedik ya, Leonard Cohen’in ‘Take This Waltz’ şarkısı boyunca Daniel ve Margot’nun etrafında durmadan dönen kamera, bu alev almaya hazır ilişkiyi başından sonuna tüm evreleriyle mükemmel yansıtıyor. Yaşanamayan, geride kalmış ya da yokluğu hissedilenleri bertaraf edercesine eskisinde ne eksikse onunla çoğalan, giriş gelişme ve sonuç bölümünü layıkıyla veren.
Aşk üçgeni, aşkın gücü ya da yakıcılığı sinemada görmeye alışık olduğumuz temalar. Polley’nin erkek karakterleri öteleyip kadın karakterine yüklediği filmi, sanki hep yanımızdaymış gibi düşündüğümüz ya da sadece bir el uzatmalık mesafede gibi görünen mutlulukları kesip biçiyor ve bunu yaparken Michelle Williams’ı çok yakıştığı sahneye davet ediyor. Son olarak Marilyn Monroe’yu
canlandırdığı ‘My Week with Marilyn‘ ile izlediğimiz Williams’ı, kocasını severken aşk’a yakalanan Margot karakterinde izlemek, mimikleri ve doğallığıyla filme hakkını her sahnesiyle teslim edişini gözlemlemek müthiş bir keyif.
Sarah Polley bakış açısının taraf tutup tutmadığının seçimi ise sizin. Renkleriyle, zamansızlığıyla, sıkışmışlığı sindirmek için sanki bir tiyatro dekorunun içindeymişcesine özgürce dolaşan anlatımıyla (bildik konusuna rağmen) klasik aşk üçgeninin dışına taşan ‘Bu Dans Senin’, belki en çok kadın izleyenine dokunacak olsa da, kesinlikle ilgiyi hak ediyor. ‘Bu Dans Senin’, hayatın içinden geçiyor, hem de sakin ritmine inat kıra döke…
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın