‘Cloud Atlas – Bulut Atlası’, yılın merakla beklenen bilimkurgularından biri, şüphesiz. ‘Matrix’ üçlemesiyle sinema tarihine adlarını silinmemek üzere yazdıran Wachowski kardeşlerin yönetmen koltuğunda oturan iki isim olması yetmezmiş gibi, ‘Koş Lola Koş’, ‘Üç’ ve tıpkı ‘Bulut Atlası’nda olduğu gibi sinemaya uyarlanması zor olarak kabul gören ‘Koku’nun yönetmeni Tom Tykwer ile birliktelikleri, beklentileri bir üst seviyeye taşımaya yetti.
David Mitchell’in çok satan romanından uyarlama bol bütçeli bir film, üç farklı yönetmen ve göz kamaştıran oyuncu kadrosu… Bir filmin çizgisi, daha en başından etiketlenmeye yetecek bu malzeme bolluğuyla beraber paket halinde gelen beklentisiyle dezavantaja da dönüşebilir pekala. ‘Bulut Atlası’, kimi izleyici için tam da bu şekliyle okunacak ve bunun için yapılacak fazla bir şey yok… Ancak hemen baştan belirtmeliyim ki, bu kadar beklentiyle gelen ve buna ragmen ilgiyi tetikte tutan bir seyirle karşı karşıyayız.
Eylemlerin ‘Kelebek Etkisi’
‘Bulut Atlası’, üçlü yönetmen koltuğuna, kadrosuna ve oyuncu kullanım fikrine devretmiş gösterişini. Tüm bu şatafatın, hikaye karmaşasının altında, sade, çemberi tamamlayan bir anlatım hakim oysa… En basit açılımıyla altı karakter / hikaye ve reenkarneyle yaşanan paralel evren olarak kodlanabilecek film, sadece bir ana karakteri merkeze yerleştirmek yerine, altı hikayede yeniden, farklı kılık/kimlikle doğan karakterileriyle ve farklı zaman diliminde gerçekleşen kesişimleriyle merkezin yönünü değiştiriyor. Bunu yaparken hayatın kemikleşmiş durumlarını ve olası insan davranışlarıyla gelen olağan şeyleri getiriyor önümüze. Sonsuzmuş gibi gelen zaman diliminde, yer-zaman bağımsız, isyan temalı hikayelerini birbirine bağlayan film, ilk bölümde içine girebilmeyi zorlaştırsa da, zaman içinde izleyenini gerçek anlamda izleyici olarak dışarıdan görmeye davet ediyor.

Hikayelerin içine göstere göstere konan aynı isimlerin farklı konum, yaş, ırk hatta cinsiyetle yer aldığı farklı roller, altı öykü arasında gidip gelirken, sürenin uzunluğuna rağmen hikayenin özüne, doğal gizemine kapılıp gitmemek mümkün değil… Dönüşümlü devam eden, altı kısa film gibi devam eden örgü, düzenli bir ritim tutturup, sanki ‘karmaşası zaten bütününde, anlatımında değil’ diyor izleyenine… Ve hayatın ring eden doğal akışını, insanoğlunun birbiriyle bağını, farklı zaman dilimlerine rağmen aslında olmayan değişimi ve bunun gerçekliğini sorgularken, geçmiş, günümüz ve gelecekteki yansımalarını, kelebek etkisini diziyor inci gibi. Bu anlamda başından sonuna mesaja dayalı bir film olduğunu söylemek yanlış olmaz…
Gösterişili kadrosu, gösterişli makyajı ve gösterişli pazarlamasıyla gelen ‘Bulut Atlası’, izlerken değil belki ama sonrasında tuhaf tat bırakan filmlerden. Ve bu abartılı makyaja dayalı her daim karşımıza çıkan farklı görünümlü aynı isimler, belki biraz seyri yoruyor hatta ‘yok artık!’ dedirtiyor ama makyajın altındaki kimi sürprizlerin güzelliği de filme ayrı bir çekicilik katıyor. Üstelik, böylesine derin bir teorinin, beklenenin aksine, gösterişten uzak anlatımının ayrı bir övgüyü hakettiğini düşünüyorum.
Ve işte bu tuhaf tat, zamanla sanki hiç izlememişcesine tekrar izlenmeye iten, teaser gibi gelen ilk izleyişe bırakıyor yerini… Çok konuşulan ‘Bulut Atlası’, ne yere göğe sığdırılamayacak ne de yerin dibine itilecek filmlerden, en azından benim için… Uzun süresinin hakkını veren, tempolu ve bir an bile sarkmayan film, sırf bu nedenle bile izlenmeye değer.
İyi Seyirler
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın