The American – Centilmen

Belki hayatınızı değiştirebilirsiniz ama hayat buna izin verirse… ‘Centilmen’ başrolünde George Clooney’nin olduğu ve bunu dibine kadar hissettiğimiz bir film. Film tam anlamıyla yönetmen Anton Corbijn’in imzası ve George Clooney’nin tek başına anlatımından oluşuyor. Yan rollerde ise muhteşem doğa.  Filmin yönetmeni Corbijn’in geçmişte fotoğrafçı olduğu daha ilk sahneden ve yedirilen kuşbakışı karelerden hissediliyor. Martin Booth’un ”A Very Private Gentleman” adlı romandan uyarlanan filmde İsveç’te sevgilisiyle karlar içindeki kulübesinde vakit geçiren Jack (George Clooney)’in daha ilk sahnede ne kadar yalnız, huzursuz ve çaresizliğinden kaynaklanan acımasızlığını izliyoruz. İşi adam öldürmek olan Jack, uğradığı tatsız tuzakla gözlerden uzak olacağı ve hemen sonrasında yeni işinin verileceği küçük bir İtalyan kasabasına gider. Yine yalnız ve yine tetikte. Burada geçirdiği zamanda yeni görevi Mathilde adlı kadın tarafından verilen silah yapma işidir. Yeni evinde bir yandan sanat eseriymişçesine silahı yaparken öte yandan kasabanın rahibi Benedetto (Paolo Bonicelli) ile engel olamadığı bir arkadaşlık kurar. Bu da yetmezmiş gibi yalnızlığını doyurduğu fahişe Clara (Violante Placido) ile yakınlaşır. İşinin mutlak kuralı arkadaş edinmeme ilkesine bağlı kalmakta zorlanan Jack, yatağında sürekli silahıyla ve huzursuz uyur. Paranoyası hiç bitmeyen, sürekli sorgulayan ve bunun son işi olduğunu düşünüp hayatına yeni bir yön vermek isteğiyle yüzleşen Jack tiplemesiyle Clooney bence harikalar yaratmış. Ne abartılı ne de umursamaz. Ne kadar yorgun, hesaplı ve huzursuz olduğunu daha ilk sahneden bize o kadar güzel vermiş ki. Filmin neredeyse tamamının geçtiği küçük İtalyan kasabası ise adeta Jack’in hislerini anlatır tarzda labirentler içerisinde yer alıyor. Kendisi gibi bizi de sürekli tetikte tutan, peşinden gelen gizem ve gerilim bu yörenin içinde bir çıkıyor bir kayboluyor.

İtiraf etmeliyim ki film son derece sessiz ve ağır bir tempoda ilerliyor. Öyle ki günlerin ve sahnelerin birbirinden farkını bile anlayamadığımız anlar var. Buna rağmen yalnız ve hayatını sorgulayan bir adamın yalnızlığını izlemekten keyif aldım. Özellikle filmin daha ilk sahnesinin ardından yazıların aktığı, Clooney’nin arabasıyla gittiği sahneyle başlayan Herbert Grönemeyer müziği ve yol hiç bitmesin istedim.

Bir cinayet adamının hikayesinin anlatıldığı filmde bolca aksiyon ve kan görmek ister, öyle olacağını umarsınız. Oysaki bu filmde ne kendinden söz ettirecek denli aksiyon ne de vurdu kırdı sahneleri var. Aksine tam bir sükunet. George Clooney o çok alışık olduğumuz bolca diyaloga dayalı rollerinden çok farklı, neredeyse tamamı sessiz geçen bir rolle karşımızda. Özellikle son sahnedeki performansı sonuna kadar hissedebilir, içinize işleyebilir. Açılan parantezlerin kapanmaması filmin eksiği olsa da bu huzursuz ama sessiz, diyolagların yok denecek kadar az olduğu film keyifle izleniyor. Benden söylemesi…

 

İyi seyirler

Hilal Çetinder


1 Comment

  1. suleymankuru

    :) Çok teşekkürler tanıtımın için,filmmakarasından önce tanıtımlar ya da kritklerle ilgilenmezdim:) Nedeni Atilla Dorsay Cumhuriyet gazetesinde film kritiklerini o yazardı.Sinemayı öğrenirken bir filmde bile zevkimiz uyuşmadı adamla:( The american a gelirsek trailer (fragman diye biliriz ya net te trailer) izlediğimde açıkçası aksiyonun bol olduğunu düşünmüştüm.anlatımından dingin bir film sonucunu çıkarıyorum.Rus evi gibi bu tarz ın kendine has güzellikleri vardır.Sakince şarabımı yudumlarken izleyeceğim.Çok teşekkürler tanıtımın için :)

Leave a Reply