Istanbul Film Festivali ikinci hafta filmlerim

İşte bir festivalin daha sonuna geldik. Kaçırdığım, yetişemediğim, atladıklarımın arkasından koca bir ‘off’, beni bunaltacak filmlere denk gelmediğim için ‘ohh’ çekiyorum. En son Perşembe, ‘İçimdeki Katil’ ile kapatmıştım ilk hafta takibimi. Sonraki akşamı, Nicole Kidman’a Oscar adaylığı da getiren ‘Rabbit Hole – Mutluluğun Peşinde’ filmiyle geçirdim.

 

Cuma akşamı için fazlasıyla hüzünlü ve karamsar bir film olsa da, müthiş Nicole Kidman performansı yürüğüme su serpti. Türkçe ismi ‘Mutluluğun Peşinde’ belki ama hikâyenin mutlulukla pek bir alakası yok. Küçük çocuklarını trafik kazasında kaybeden çiftin, mutluluğu bulma, yaşanılanı kabullenme çabaları çok kolay anlatılacak türden bir malzeme değil. Zira filmde bunu seçiyor ve kulağı uzak eliyle arıyor. Yaşadıkları yasla farklı yöne giden karı kocanın, birbirlerini ve mutluluğu tekrar keşfetme süreci hayli sancılı, bulanık. Nicole Kidman, kendisine eşlik eden Aaron Eckhart ile değişik bir ikili oluşturmuş. ‘Mutluluğun Peşinde’, ağır temposu ve iç acıtıcı melodramına rağmen umut ve mutluluğa giden yolu farklı bir güzergâhtan ele alıyor. Filmi festival gündeminde kaçıranlar üzülmesin, 22 Nisan’da vizyonda!

Evet, nedense hep ‘Neşeli Günler’ filmiyle anımsadığım Julie Andrews ve 1982 doğumlu ‘Victor Victoria’. Filmi eminim pek çoğunuz biliyorsunuzdur. Uzun uzun anlatacak değilim ama hem müzikal görseli, hem de o yılları anlatan komedisiyle birlikte, kaçınılmazdan doğan çift cinsiyet karmaşasını tekrar ama bu kez kocaman perdede görmek klasiklere yaraşır bir keyif. Biraz fazla uzun olması, eski filmle birleşince hafif uyuşukluk yaratsa da…

Uruguay’ın Oscar adayı filmi ‘La Vida Util – Faydalı Hayat’, siyah beyaz, 1 saati biraz geçen kısacık (diğerlerine kıyasla) bir yapım. Festival filmlerine çok yakıştırdığım ‘Faydalı Hayat’, hayatının neredeyse yarısını sinematekte geçiren Jorge’un hikâyesini anlatıyor. Teknisyen olarak çalışan ama sinemaya tutkuyla bağlı Jorge, aynı zamanda radyo programıyla sinema ve sinematekin tanıtımını yapıyor. Ta ki yeterli seyirci gelmediği için kapandığı güne kadar. Zaten filmde bu sancılı süreçle başlıyor. Çoğu zaman yakın çekim ve aynı noktaya odaklanan kamera, belgesel izliyormuşuz hissini uyandırıyor. Sanki hep aynı mekân ve zamanda çekilmiş duygusundan da kopartmayan ‘Tatlı Hayat’ı, festival dışında görebilmek zor. Ama olur ya bir yerlerde denk gelirseniz, benim gibi bitene kadar tamamen eksik olduğunu düşünüp, bittikten sonra altında yatana sempati duyabilir, film üzerine saatlerce konuşmak isteyebilirsiniz. Özellikle müdürüyle birlikte yaptıkları radyo programında konuşulanlar, sinema ve izleyici dersi gibiydi. Maalesef filmden sıkılıp çıkanlar olduğunu da belirtmeliyim…

‘Passion – Tutku’, tam bir dans filmi. Hem de belirli bir bölgenin özeline inerek veriyor dansın ve müziğin tutkusunu. John Turturro, her zaman komik bulduğum görüntüsünü aksine, filmin isim hakkını veren bir tutkuyla çekmiş filmi. Napoli sokaklarında müzik ve dans nasıl olur görmek için birebir. Dansın ve müziğin amatörü olmaz, olsa olsa tutkusu olur. Keyifli bir seyirlik.

Robert Redford, oyuncu olarak her zaman beğendiğim isimlerden biri oldu. Ancak kimilerince tartışmaya açık bir konu da olsa en iyi yönetmen oscarı kazandığı ‘Sıradan İnsanlar’ filmiyle benim için ayrı bir yer edinmişti. Zaman 1981’i gösteriyordu. Şimdi ise ‘The Conspirator’ filmiyle yine adından söz ettiriyor. Üstelik yıldız oyuncu kadrosu da cabası. Aslında ilk bakışta klasik bir konu gibi; genç avukat istemediği bir davayı üstlenir ama zaman geçtikçe işler değişir. Ancak ne dönem, ne de konu sıradan. ‘The Conspirator’, Abraham Lincoln suikastinden sonra gelişen olayları anlatıyor. Gerçek hikayeleri seviyorsanız, hele de dönemsel olanları, vizyonda yakalamanızı öneririm.

François Ozon’dan ‘Potiche – Kadın İsterse’, tiyatro oyunundan uyarlanmış keyifli mi keyifli bir seyirlik. Zaten filmin sonuna kadar da rengârenk görseliyle tiyatro oyunu izlerini görmek mümkün. Capcanlı neşeli bir Catherine Deneuve, agresif kocası rolünde Fabrice Luchini ve elbette Gerard Depardieu, bu hafif hınzır, taşlamalarla dolu, 1970’ler ve dönemin burjuvazisini de anlatan filmin demirbaşları. 70’lerde geçen film, ara ara nostalji adı altında daha da geçmişe dönmüyor değil. Kadının toplumda, siyasette hatta evdeki yerini eğlenceli bir dille anlatan ‘Kadın İsterse’, finalini ise Catherine Deneuve şarkısıyla taçlandırıyor. Hiçbir iddiası olmayan ama kocaman bir Ozon imzası taşıyan, keyiflik bir film. Ufukta henüz yok ama vizyonu yakındır.

1996 yapımı ama daha eskiymiş izlenimi uyandıran ‘La Promisse – Söz’, göçmen sorununa, baba – oğul ilişkisini paravan yaparak değinen bir film. Keyifle, sırt yaslanıp izlenecek filmlerden değil açıkçası. Dardenne kardeşlerin 97 yılında Brüksel en iyi Belçika filmi ödülünü kazanmış yapımında, ergen yaşlardaki Igor’un, para kazanmanın yolunu kaçak göçmenlerle keşfetmiş babasıyla yakın ama ızdıraplı ilişkisi, himayelerindeki(!) bir göçmenin hayatını kaybetmesi sonucu patlıyor. Babasının yolundan giden çocuk/gencin, cinselliğini keşfedeceği yaşta, ‘söz’ ve ‘vicdan’ kavramlarıyla karşılaşması da işte bu döneme denk geliyor. Başı sonu olmayan, tıpkı hayatın akışı gibi seyreden ‘Söz’, gerçekçi tarzıyla yer yer rahatsız da ediyor. Film bittikten sonra, ‘ee, peki şimdi n’olcak?, nereye gidiyorsunuz?’ diye düşünmek caiz. Ancak sonradan akla geliyor ismiyle ne kadar ilintili olduğu. Benim ilgi dahilimde olsa da herkese tavsiye edemiyorum, vakit kıymetlidir zira.

İnsanı dağıtan, paramparça eden ‘Incendies – İçimdeki Yangın’, izlemesi hiç kolay olmayan filmlerden. Anlattığı tüm o duygu yoğunluğu içinde kaya gibi de sert… Ve bu kaya, filmin neredeyse her karesinde, yonta yonta acıta acıta kuruluyor yüreğinize, hiç kaçarı yok. Kanada’nın Oscar adayı ‘İçimdeki Yangın’, Wajdi Mouawad’ın ünlü oyunundan sinemaya uyarlanmış. İkiz kardeşler Simon ve Jeanne, annelerinin ölümünün ardından ortaya çıkan vasiyetle geçmişe, sırlara doğru yolculuğa çıkıyorlar. Lübnan’a yaptıkları bu yolculukta atılan her bir adım, yeni bir trajediye dönüşürken, savaşın yaşattıkları tahmin ve tamir edilemeyecek yaralar açıyor. Film, emimin ki kimilerince fazla kışkırtıcı olarak algılanacak. Ama elimden, yaşanan veya yaşanabilecek iç savaşın, bu kadar sert anlatılmasını nefis olarak kodlamaktan başka bir şey gelmiyor. İki farklı zamanda geçişlerle verilen kurgusu ise yakıcı hikâyenin yanındaki güzel sinema dilini ortaya koyuyor. Filmi festivalde kaçırdım diye üzülmeyin, 29 Nisan’da vizyonda!

19 Yönetmenin seçkisi bölümünde Ümit Ünal’ın seçimi ‘Edmond’, Stuart Gordon tarafından yönetilen 2005 yapımı bir erkek hikâyesi. Çok parlak olmasa da, piyasalarda bulunabilecek filmi boş bir vaktinizde izleyin derim. Orta sınıf bir erkeğin bir gecede değişen hayatına odaklanan film, kısaca ‘erkeğin çıkmazları’nı anlatılıyor. Evini ve karısını terk ederek başlattığı ilginç değişimi, hızına yetişemediği iç savaşına dönüşüyor. Karısını terk ediş şekli ve bar sohbetinde gelişen ırkçı diyaloglara rağmen Edmond karakteri, sürprizlerle dolu. Hali vakti yerinde olan Edmond Burke, şehrin varoşlarına iniyor, arka sokaklara dalıyor. Kara ve karamsar filmlerin yakışanı William H.Macy, etrafında dönen hikâyenin hakkını veriyor. Kara mizah finali ise, beklemeye değer…

Görmek istediğim ama bilet bulamadığım (üzücü ve sevindirici) ‘Portakal ve Günışığı’ filmi, bir başka bahara. Festival finalini ‘Daha İyi Bir Dünyada’ ile yapacağım. Biletim yok, hazırlıksızım. Kapıya dayanarak şansımı deneyeceğim.

Festival sona ererken, Emek Sineması ile ilgili isteğimi de yinelemek istiyorum; usta yönetmenlerimiz güçlerini birleştirip, suya sabuna dokunarak Emek Sineması’nın dün, bugün ve yarınını anlatan bir film çekse… Yapımcılar bu filmi desteklese… Sinema eleştirmenleri köşelerinde bitmeden tükenmeden yazsa ve İstanbul Film Festivali’nin yeni yılının açılış filmi olsa… Olsa keşke.

Festivalde ilk hafta izlediğim filmlerle ilgiyi yazıyı okumak için tıklayın.

Nice 30 senelere

 


Leave a Reply