Moneyball – Kazanma Sanatı

Formülleri tersyüz eden bir ‘başarı’sızlık hikayesi

‘Moneyball – Kazanma Sanatı’ gerçek bir hikayeden esinleniyor. Ekonomi yazarı Michael Lewis’in “Moneyball: The Art of Winning an Unfair Game” adlı kitabından uyarlanan senaryonun altında, Aaron Sorkin ve Steven Zallian imzası var. Bu iki isim bekleneni veriyor ve ortaya, tüm durağanlığına rağmen, üste serpilen zekice diyaloglarıyla sıra dışı bir spor filmi çıkıyor.

‘Moneyball’, bir beyzbol takımı olan Oakland Athletics’in yöneticisi Bill Beane’i (Brad Pitt) yerleştiriyor merkezine. Takımı Oakland A. ile birlikte kaybetmeye yüz tutmuş Bill Beane ve ekibine dahil ettiği Yale mezunu genç ekonomist Peter Brand (Jonah Hill) arasındaki yakınlık ve sıra dışı yaklaşım, filmin omurgasını oluşturuyor. Takımın en iyi oyuncularını zengin kulüplere birer birer kaybeden bir yöneticinin, denenmemişi deneme, hatta sistemi hiçe sayabilme hikâyesi özetle. ‘Gelenek’ sözcüğünün üstünü çizen oyuncu seçiminin arkasında duran sadece kendisi ve mucidi olurken, zorlu yol ve bu yolun yakışanı her ne varsa başköşeye yerleşiyor…

2005 yılında Capote ile akıllara kazınan Bennett Miller, müthiş ikili Sorkin ve Zallian ile spor filmlerinin ötesine geçen bir film sunuyor bize. Elbette kimi klişeleri  yanına alarak. Brad Pitt – Bill Beane, tüm film boyunca, katıksız, tam bir karakter oyunculuğu sergilerken, kusursuz bir performansla ağır başlı, sakin mizaçlı Peter Brand – Jonah Hill, Pitt’in tamamlayanı oluyor. Keyifle izlenen bu ikiliye, teknik direktör açmazıyla Philip Seymour Hoffman katılıyor.

Durağan, spor filmlerinde alışık olduğumuz coşkuyu hiçe sayarcasına akıp giden ağırbaşlılığı bölense, Bill Beane’in kızı Casey’nin (Kerris Dorsey) dillendirdiği şarkı oluyor. Önce, bir parmak bal çalıyor, kalanını ise filmin sonuna saklıyor. Ve haliyle böylesi bir finalin tadına doyum olmuyor.

Ben, filmi çok sevdim. Flashbackler, bulanık bir özel hayat ve ayakta durmaya/tutmaya çalışan bir adam… ‘Moneyball’, sadece gerçek hikâyeye sırtını yaslayıp işini sağlama almaktan ziyade, ‘ver coşkuyu’ mantığından çok uzakta, meselesini sağduyu ve akışıyla veren bir film. Bu kadar durağan bir spor filminden, beyzbol istatistikleri üzerine kurulu bir gidişattan heyecan duyabilmek, çok sık karşımıza çıkmaz. Sporu, sporcuları bırakıp, ‘sahne’nin arkasına bakan bu fırsatı değerlendirmeli.

İyi Seyirler

Hilal Çetinder

.


Leave a Reply