Jimmy’s Hall

İngiliz sinemasının en önemli yönetmenlerinden Ken Loach, sistemi, daha doğru deyişle ‘kabul gören’ düzeni didikleyen, tartışmaktan çekinmeyen, slogan haline gelen özgürlük ve adalet gibi kavramları üç boyutlu kılan bir isim. Loach ile senarist Paul Laverty’i bir kez daha bir araya getiren ‘Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall)’, hayatının 10 yılını sürgünde geçirdikten sonra memleketine dönen İrlandalı aktivist James Gralton’ı (Barry Ward) konu alıyor. James’in geri dönüşüyle de mücadele kaldığı yerden devam ediyor.

Bir ülkeyi şekillendiren tarih, iç savaş, politik meseleler ve din gibi ağdalı anlatıma müsait konuları sade ama etkili bir dille anlatan Ken Loach, ne basitlikten ne de -karakterin, merkeze yerleştirdiği halde, sadece gençler tarafından kahramanlaştırılmasına özen göstererek- eşitlikten taviz veriyor. Hikayenin iki cephesinden birini oluşturan otoritenin karşına dayanışmayı koyarak, ister 1930’ların İrlanda’sı ister günümüz Türkiye’si, her dönemle kesişen bir evrensellik yakalıyor.Bir avuç kasabalının birlik olmasından korkan ve -elbette- kilise etrafında toplanan otoritenin radarında, James’in ülkeyi terk etmesinin ardından hayalet halkevine dönüşen ve 10 yıl aradan sonra gönüllülükle ayağa kaldırılan ‘Salon’ var. James’le birlikte yeniden ‘mesele’ haline gelen ‘Salon’, bir kültür merkezi aslında. Topsuz tüfeksiz, sıradan insanların bir araya geldiği, gençlerin özgürce dans edebildikleri, sanattan spora eğlenerek ve düşünerek öğrendikleri merkezin kilise tarafından hedef gösterilmesi, ‘tehlikeli’ ve ‘kışkırtıcı’ örgüt evi muamelesi görüp, cadı avına malzeme olması gecikmiyor. ‘Özgürlük Dansı’, James Galtron’ın tam da hayata veda ettiği yılda karalama/saldırı kampanyalarına hedef olan köy enstitülerini akla getiriyor. Bir avuç insanın öğrenerek vakit geçirmesine olanak sağlayan enstitüler de ‘Jimmy’s Hall’un odağı ‘Salon’la aynı kaderi paylaşmıştı. Derme çatma bir bina ya da bir çadırı yok etme çabası, aynı çatı altında toplananları ya da ifade özgürlüğü için mücadele eden ‘ha(l)k’ savunucularını püskürtme telaşı, değişmiyor, değiştirilemiyor…

Özgürlüğüyle bedel ödeyen, sevdiği kadından (Simone Kirby) ve ihtiyar annesinden uzaklaşmak zorunda kalan James ile yoldaşlarının yaşadıkları azımsanacak gibi değil. Ancak Loach öfkeye kapılmıyor, anlatmak istediklerinin altını çatışmanın sertleşmediği, kazananı ya da kaybedeni değil, dayanışma ruhunu öne çıkartan bir dille dolduruyor, aşkı dahi dansla özgürleştiriyor… Öte yandan sınıfsal çelişkileri, haksızlığı, baskının nedeni ve şeklini en açık haliyle sergiliyor.Toprak ağalarının sömürüsüne ve baskıya karşı duran dayanışma için Ken Loach dışında bir isim düşünmek neredeyse imkansız. Gözlemleyen, zorlu yaşamların ve ezilmişlerin sözcülüğünü yapan 80’inine merdiven dayamış usta sinemacının gençlerle noktaladığı ‘son’ sözü, bayrağı devredeceği gençliğe selam mı yolluyor bilinmez, ancak şüphesiz ki, hemen her gün içinden ‘Jimmy’s Hall’ geçen günümüz Türkiye’si düşünüldüğünde, daha çok anlam kazanıyor…

(Bu yazı 10 Aralık 2014 tarihinde beyazperde.com da yayımlanmıştır.)

***


Leave a Reply