Başrollerinde Jason Bateman ve Melissa McCarthy‘nin yer aldığı  (Jon Favreau ve Amanda Peet eşlik ediyor), yönetmenliğini Seth Gordon’un yaptığı ‘Identity Thief (Kimlik Hırsızı)’, bir anlamda yaz ayları sinemasını da müjdeleyen ‘komedi/eğlence’yi adresliyor. Gordon’un yıldız oyuncuları buluşturduğu gişede başarı yakalayan ‘Patrondan Kurtulma Sanatı’ özellikle ‘patron’ kısmında yer alan oyunculara bilhassa abartı ve hatta karikatürize alan yaratırken, özgün olmasına rağmen öykü ve tüm karakterlerini çok da doğru kullanamamıştı. Patron – çalışandan sıyrılıp, rastgele kurban Sandy (Jason Bateman) ile aslen kaybolmuşluğun kurbanı sahte Sandy (Melissa McCarthy) arasındaki hesaplaşmanın gişede şansı ne olur bilinmez ama Melissa McCarthy’e müthiş bir alan yarattığı kesin.


read more

İkinci film ilkinin kaldığı yerden başlamıştı. Tony Stark, nam-ı diğer Demir Adam, süper kahramana dönüşmenin keyfini çıkarıp tüm dünyaya şov yaparken, hem içsel hesaplaşmalarının hem de yeni rakip ve sorunların yüküyle uğraşıyordu. Öykü açısından pek de doyurucu olmayan ikinci film, birinci sınıf oyuncu kadrosuna rağmen, Iron Man hayranlarına sesleniyordu daha çok. Mesaj ve mizahı birleştirse de zayıf kalan hikaye ve karakterleri, şovu hak etmişçesine, Tony Stark – Robert Downey Jr. kurtarabilmişti. Mickey Rourke örneğin; Ivan karakteriyle aksiyon açısından tatmin edici olup rol çalmış da olsa, fizikçi kimliği inandırıcılıktan çok uzakta duruyordu.


read more

Onların umudunda bile hüzün var…

İki kardeşin hayata tutunma çabalarını anlatan hüzünlü bir masal olarak tanımlayabiliriz ‘Neredesin Süpermen? (Bekas)’i. Sokaklarda büyüyen çocuklar için tehlikenin büyüklüğü, korunmasız kaldıkları herhangi bir ortamda bile ürkütücü aslında. Diktatörlük, silah, zulüm gibi sözlükte bile bulunmasının anlamsız olduğu kavramların yaratacağı sonuçları düşünün bir de… Yoksulluk, yoksunluk ve savaşın hakim olduğu coğrafyanın çocukları da umut besliyor, imkansız da olsa bir hayalin peşinden gidebiliyor neyse ki…


read more

İnsanoğlu, varoluşundan bu yana kimi zaman yaşadıklarının kimi zaman da genlerinin getirdiği defolarıyla sürdürüyor varlığını. Ama öyle ya da böyle, sistemin biçtiği rolü benimsiyor, sunulanların esiri oluyor çoğu zaman… ‘Acı Reçete (Side Effects)’, ülkemize uyarlansa çok da yerini bulamazdı sanırım. Jude Law’ın canlandırdığı İngiliz doktor Jonathan Banks şu cümleyi kuruyor filmin bir yerlerinde: ‘’Benim geldiğim yerde insanlar psikoloğa/psikiyatriste giderse sonsuza dek ‘hasta’ olarak anılır, burada ise rutin iyileşme süreci sadece…’’


read more

Son zamanlarda, unutulmaz klasiklerin yeniden perdeye gelişine şahit olduk. Önce Tolstoy’un ünlü ‘Anna Karenina’sı, Joe Wright eliyle, belki biraz sıra dışı ama hayli iddialı, özellikle tasarım ve yaratıcılık açısından yenilikçi bir uyarlama olarak geldi önümüze. Hemen ardından Victor Hugo’nun zamanla hiç işi olmayan, adeta yaşayan hikayesi ‘Sefiller (Les Miserables)’ müzikali… Her ikisi de taraflara ayrıldı izleyenlerce; ya ‘mükemmel’ olarak yorumlandı ya da fazla ‘deneysel’. Bense, her ikisini de cesur bulmakla birlikte özellikle ‘Sefiller’in çok başarılı bir uyarlama olduğunu düşünenlerdenim.


read more