2004 yılında 50 yaşında ölen İsveçli gazeteci – yazar Stieg Larsson, kitaplarının 41 ülkede yayımlandığını, İsveç uyarlamaları başta olmak üzere Hollywood’un altın çocuğu David Fincher tarafından filme çekildiğini göremedi. Larsson’un ‘Milenyum Üçlemesi’ adını verdiği serinin ilk kitabı ‘Ejderha Dövmeli Kız – The Girl With The Dragon Tattoo’, dile kolay, tam 646 sayfa. Ben, sondan başladığımı düşünmüş, önce İsveç yapımı ilk filmi izlemiş, ardından bünyede tarifi zor bir tat bırakan kitaplarını okumuştum. Ama Hollywod’un işin içine bu kadar erken gireceğini, önce izlemem gereken Fincher versiyonunu beklemeyi hesaba katmamıştım. Eğer seriyi okumayıp hele de İsveç versiyonunu izlemediyseniz, önerim önce Fincher’in anlatımını izlemenizden yana. Aksi, daha ziyade karşılaştırmalarla geçecektir.
Bu kadar kısa süre içinde bir yeniden çevrim, keyifle izlenir mi?
Gelelim filmimize; David Fincher’in ‘Ejderha Dövmeli Kız’ına… Roman ve romana sadık olması amacıyla film, Avrupa’nın özgür ülkesi İsveç’te geçiyor. Yazdığı makale nedeniyle başı derde giren gazeteci Mikael Blomkvist (Daniel Craig) ile seriye adını da veren, asi ruhlu asosyal hacker Lisbeth Salander (Rooney Mara) karakterleriyle gelişen sıra dışı hikâye, Fincher’in ellerinde yenilik kazanmasa da, sinema dili açısından haklı bir övgüyü hak ediyor.

Romanın ve İsveç uyarlamalarının sert ve tavizsiz tavrı, Fincher’in kadrajında önce nefes kesen jenerikle bambaşka bir boyut kazanırken, soruşturma kısımları ve özellikle de sonuyla Fincher farkını ortaya koyuyor. Ancak, jenerikle birlikte başlayan merakımız ve devamında neler olacağına dair umudumuz artarken, romanın ve ilkinin ana hatlarından uzaklaşmadan ama karakterlerin ana kaynağından hafif sapmalarla devam eden hikâye, İsveç versiyonu izleyenler özellikle de romanı okuyanlar için söz hakkı doğurabilir. Örneğin, sinema dünyasına haklı bir giriş yapan, son yılların en ilginç karakterlerinden Lisbeth’i ele alalım. Fincher’in Lisbeth’i Rooney Mara, kesinlikle iyi çizilmiş bir karakteri başarılı bir kompozisyonla sunuyor; kararlılığı, tavizsizliği ve tarzıyla zor işin üstesinden layıkıyla kalkıyor. Ancak Naomi Rapace’nin canlandırdığı geçmişi yaralı ve öfke dolu Lisbeth, ilk olmasının verdiği avantajı bir kenara koyarsak, korkusuz, cesur ve başına buyruk Lisbeth’in tadını tam anlamıyla yansıtıyordu. Beklemez, uygular, ehli değil sonuna kadar arıza… Fincher her iki karakterin üzerinde de dengeli oynamış aslında. Mikael, zorundalıktan doğan dedektif kişiliğinden öte sağlam araştırmacı gazeteciliği ve Lisbeth’in karakterinin dehlizlerinde şaşkınlığını esirgemeyen biriydi. Daniel Greg’in yadsınamaz karizması Mikael karakteri üzerinde düşünmemize neden olurken, Rooney Mara’nın normalde itici gelebilecek Lisbeth’ini çekici hale getiriyor. Mikael’in ‘asistanım’ olarak tanıttığı Lisbeth, bir noktada özgünlüğünden taviz veriyor ve gerçekten de asistanı gibi hareket ediyor. Ancak tüm bunlara rağmen Zaillan’ın senaryosu ve Fincher’in dokunuşuyla, İskandinav ruh korunuyor, özellikle görüntü kalitesi ve kurgusuyla ilkinden üst boyuta taşınıyor. Çözümü bekleyen seri cinayetler, seri katil bilmecesi, sürprizleri ve karanlık tarafıyla temposu hiç düşmeyen film, özellikle İsveç versiyonunu izlemeyenler için bir hediye.
Sonuç; benim gönlüm hala ilkinden yana olsa da, David Fincher’in filmi, romanın sayfalarının hakkını verircesine iki buçuk saati geçen süresine ve yeniden çevrimine rağmen, sıkmadan ve keyifle izleniyor.
Gönül isterdi ki, David Fincher, bu yeniden çevrim yerine, ölümünün ardından ünlü olan, tıpkı yarattığı Blomkvsit gibi kadın düşmanlığına karşı mücadele veren ve ‘taraf’ araştırmacı gazeteci Stieg Larsson’un hikayesine dokunsaydı. Ölümünün ardından, İsveç mahkemelerince, beraber yaşadığı Eva Gabrielsson’a kalan o hiç harcayamadığı serveti ve ailesinin bu kararı yerinde bulması daha ilgi çekici bir hikaye olabilirdi.
İyi Seyirler,
Hilal Çetinder
Bir yanıt yazın