Stone

‘Stone – Şantaj’, oyuncu kadrosuyla merakla beklenen filmlerin başında geliyordu. Dile kolay, yılların eskitemediği oyuncu Robert De Niro, kendine has tarzıyla hatırı sayılır bir hayran kitlesi yakalayan Edward Norton ve tabi ki ‘5. Element’ ile başlayan ve ‘Resident Evil’ serisinin aksiyona doymayan güzeli Milla Jovovich.

‘Şantaj’ın, sadece müthiş üçlüyü görmek için bile izlenebilir olduğunu düşünüyorum.

Elli yaşındaki yönetmen John Curran, bol oyunculu filmleri seviyor ve onları bir araya getirmekten çekinmiyor. 2004 yılında hem yazıp hem yönettiği “We Don’t Live Here Anymore” ya da bu yıl ki yapımı “The Killer Inside Me” gibi… Hal böyle olunca da zaten göz dolduran oyuncularla filme artı bir ile başlanması kaçınılmaz oluyor.

De Niro ve Norton’un kelimenin tam anlamıyla döktürdükleri ‘Şantaj’ın konusuna gelecek olursak; filme Niro’nun gençliğine uzanan ve bunu anlatmanın en güzel yollarından biri olan yanağındaki kocaman beniyle karşımıza çıkan genç Jack Mabry (Robert De Niro) görüntüsüyle başlıyoruz. Evinde, koltuğunda yayılmış televizyon izlerken, karısı içinde taşıdığı sıkıntıyı az sonra bize söylemek üzere kızını yatağına götürüyor. Jack’ın karakterini anlamamızı sağlayan çarpıcı bir ilk sahnenin ardından hemen yıllar sonrasına gidiliyor. Jack, emekliliğine sayılı gün kalmış, uzun yıllardır aynı yerde çalışan şartlı tahliye memurudur. Her gün iş-ev arasındaki yolculuğunda klise fm diyebileceğimiz dini kanalı dinleyen Jack, eve geldiğinde de karısıyla dini kitaplar okumakta.

Emekliliğe ayrılmadan önce elindeki dosyaları tamamlamak isteyen Jack’in son işi büyük anne ve babasının evini ateşe verip onları öldürmekle yargılanmış ve kundakçılık suçundan hapis yatan “Stone” lakaplı Gerald Creeson’unkidir (Edward Norton). Şartlı tahliyenin kurallara uygun olarak yapılabilmesi ve kundakçılıktan 13 yıl ceza alıp 9 yılını geçirmiş Stone’un önündeki tek engeli aşabilmesi için kendini Jack’e anlatabilmesi, değiştiğine ikna etmesi gerekmektedir. İşte bu noktada ikili arasında başlayan diyaloglar filmin psikolojisini ortaya koyuyor.

Stone’un, kendince seçtiği ikna yollardan biri de karısı Luccetta’yı (Milla Jovovic) Jack’le konuşmaya! itmek olur. Böylece Stone, Jack ve Luccetta arasında değişik bir örgü oluşur.

Bir yandan Jack ve Stone arasındaki diyaloglar, diğer yandan karakterlerin ev dedikleri mekanların tanımları. Fazlasıyla dini ve toplumsal mesajlara dayalı örgüsüyle sizi yorsa da “şimdi ne olacak?” sorusundan bir türlü vazgeçemiyorsunuz.

Birinin kanunun adamı, diğerinin ise tescilli bir suçlu olması önyargıları da masaya yatırır nitelikte.

De Niro ve Norton ikilisini “Komplo” filminden bu yana ikinci kez bir arada görmenin, bu kez masanın ayrı taraflarında olsalar da, hazzı bir başka. Yönetmen Curran ve Norton, aşkın derinliklerine dalan ilk filmleri “Duvak’ın ardından ikinci buluşmalarında karanlık bir film ortaya çıkartmışlar. Herkesin içinde iyilik aramaya yöneldiğiniz film kötülüğün doğasına ve değişime odaklanıyor.

Filmin, Edward Norton’un “American History X”teki mahkum performansını özleyenler için daha ilgi çekici olacağı kesin. Ayrıca Stone’un karısını Jack’e anlatmaya çalıştığı daha ilk sahnede Lucceta’yı uzaylıya benzetme göndermesi de çok hoştu doğrusu.

Biri kanunun yanındaki devlet memuru ve dindar karısı Madyllyn (Frances Conroy ki sessiz çığlıklarıyla  seyirlik bir performans sergilemiş); diğeri, asi ve onun seksi, sıra dışı ahlak anlayışına sahip karısı Lucetta. Çaktırmadan masaya yatırılan adalet sistemi ise anlaşılması ve tartışılması gereken ayrı bir konu. Dini, ahlaki ve felsefik tarafı ağır basan filmde, belirsizlik de en önemli unsurlardan biri. Sonuç olarak basit bir ‘mahkum ve kanunun yanındaki adam’ konusundan farklı yerlere giden, yarım kalmışlık hissiyle bitirebileceğiniz kara ve psikolojik bir film çıkmış ortaya. Oyuncu kadrosuyla beklentiyi çok yukarıda tutsa da izlenesi bir film diyor, iyi seyirler diliyorum.

Hilal Çetinder

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir