Festivalden ilk hafta filmleri

Festival herkese ama seçimi kişiye özel. Listemi haftalar öncesinde oluştursam da, her sene olduğu gibi hafif dışına çıkarak tamamladım ilk haftamı. Enteresan dönem şu Festival zamanı, sanki büyülü gibi… Sabahın erkeni, akşamın karanlığı demeden filmlere odaklanabiliyorsunuz. Daha çok vizyon filmlerine odaklandığımdan, ıskaladıklarımın telafisini ise ikinci haftaya bırakıyorum.

Festival takibim Cumartesi sabahıyla başladı ve ‘Flamenko Flamenko’ ilk tercihim oldu. Filmi, Carlos Saura’nın ‘Flamenko Üçlemesi’ni ve özellikle de 95 yapımı belgeseli ‘Flamenko’sunu sevenlerin kaçırmaması gerekir. Ruhuma ilaç gibi gelen ‘Flamenko Flamenko’, sanatın neredeyse tüm enstrümanları barındırıyordu içinde. Sonuç; fazlasıyla tatmin olarak çıktım salondan. Bu görsel şöleni kaçırmamanızı önerir, dans ve müziklere bırakın kendinizi derim.

Aynı günün akşamı ise yine aynı salonda ‘Les Petits Mouchoirs – Küçük Beyaz Yalanlar’ ile randevum vardı. Fransız sinemasının parlayan yıldızı Guillaume Canet’in üçüncü ve yeni filmi ilgimi çekenlerdendi zira. Ferzan Özpetek filmlerinin, özellikle de ‘Bir Ömür Yetmez’in izlerini taşıyan, kalabalık arkadaş grubunun tatil macerası ilgimi çekti. Kalabalık oyuncu kadrosunun doğallıkları filmin en önemli artısı. Birbirine yakın arkadaş grubu, her yıl olduğu gibi tatile çıkma arifesindeler. Aralarından birinin trafik kazası geçirmesine rağmen (ki buradaki ‘rağmen’ filmin mottosu), planlarını bozmadan çıktıkları tatile odaklanan hikayenin, sizi sarmalaması kadar buruk bir tat bırakması da kaçınılmaz. Başrol oyuncuları arasında yönetmen Canet’nin hayat arkadaşı Marion Cotillard’da yer alıyor. Festival koşuşturmasında rahat bir film izlemek isterseniz hiç durmayın. Ancak, iki buçuk saate varan süresini göze almanız kaydıyla.

Pazar günü ‘Last Night – Son Gece’ ile ‘Amigo’ arasında kararsız kalmıştım ki oyumu romantik dramdan yana kullandım. Massy Tadjedin’nin ilk uzun metraj denemesini seçmemde, başrolünde bir akşam önce yönetmenliğine tanık olduğum Canet’nin olmasının payı büyüktü elbette. Günümüz evliliklerini, pamuk ipliğine bağlı ilişkileri, bağlılık ve sadakati bir geceye sığdıran filmin, bir parça hayal kırıklığı yarattığını da belirtmeliyim. Başrollerde dört ünlü isim yer alıyor; Sam Worthington, Guillaume Canet, Keira Knightley ve Eva Mendes. Zamanla sınırlandırılan, ilişkileri irdeleyen haliyle ilgi çekici olsa da böylesi oyuncu kadrosu içinde Sam Worthington ve Eva Mendes ikilisi, olmamışlık abidesi olarak kalıyor. Joanna (Keira Knightley) ve Michael (Sam Worthington) okul yıllarında başlayan ve evlilikle taçlandırdıkları ilişkilerinde buhran günlerini yaşarken,  erkeğin hayatına yeni kadın (Eva Mendes), kadının hayatına eski aşk (Guillaume Canet) ilaç olabilecek mi? Özellikle Sam Worthington, canlandırdığı kararsız, inişli çıkışlı Michael karakteri gibi sanki filmde olup olmak istemediğine henüz karar verememiş, her an çıkıp gidecekmiş halleriyle inandırıcılıktan uzak. Ön planda zarif mi zarif Keira, renk katan, iyi ki var diyebileceğimiz Guillaume Canet ve gün ışıyınca balkabağına dönen ilişkiler…  Romantik dram izlemek isteyenler için film bugün (8 Nisan) vizyona giriyor.

Pazartesi ise Oscar’ın özgün senaryo adayları arasında yer alan ‘Another Year – Ömrümüzden Bir Sene’ tartışmasız seçimlerim arasındaydı. Mike Leigh’in, içinde bizi çok ilgilendirmeyen mutsuz bireylerine rağmen mutluluk abidesi haline gelen filmi ‘Daima Mutlu’su, arada çekmeceden çıkartılıp izlenebilecek filmler hanesinde dururken, ‘Ömrümüzden Bir Sene’ aynı tarzıyla göz kırpıyor belki ama bir doz mutluluk için izlenebilecek filmlerden olmadığını da ifade ediyor. Mutlulukla mutsuzluk arasındaki ince çizgiyi acımasızca çizmesine ve iki saati geçen süresine ‘bana mısın?’ demeden, Tom ve Gerri ikilisinin ortamına, aşmış diyolaglarına dalarak, çizdikleri mesafenin sınırlarına saygı gösterip, tıpkı ‘Sideways’ filminde olduğu gibi şaraba doyuyorum adeta. Hem sıcacık duyguları, hem de yalnızlığın dramını aynı ölçüde taçlandıran filmi izlemenizi öneririm. Başrol oyuncuları arasında yer alan Lesley Manville performansı ise kesinlikle övgüyü ve izlenmeyi hak ediyor.

‘Never Let Me Go – Beni Asla Bırakma’ ayrı bir yerde duruyordu benim için. Kazuo Ishiguro’nun aynı isimli romanını çok beğenerek okuduğumdan çelişkili ruh halimle, hem beklentimi sırtlanarak hem de filmin kitaba göre hafif kalacağını düşünerek, girdim salona. Sonuç beklediğim gibiydi, kitabını okumasaydım artılı, sorular sorduğum filmler kategorisinde yer alabilirdi. Kitabın derinliğiyle boy ölçüşemese de, kabullenmesi güç olanı anlatımı, belirsiz,  sorgulamaya iten kalanları ve oyunculuklarıyla ilgimi çekmeyi başardı. Üç arkadaşın, Tommy (Andrew Garfield), Kathy (Carey Mulligan) ve Ruth (Keira Knightley), daha dünyaya adım atmadan projelendirilen vurucu hikayeleri, aşk ve kıskançlığı da yanına alıyor ve kader ortaklığıyla savruluyor. Yüzleşmeye odaklanan son sahnede Tommy karakterini canlandıran Andrew Garfield ise, klon-gerçek arasında kalmışlığıyla, tüm naifliğiyle kendini bir kez daha kanıtlıyor. Hele de kitabını okumadıysanız üç arkadaşın etkileyici dramından, alternatif dünyanın alternatifsizliğinden, bilimkurgu gibi olmayan bilimkurgudan memnun kalacağınızı düşünüyorum. Filmin başrollerinde Andrew Garfield dışında, bu hafta ikinci kez izlediğim Keira Knightley ve Carey Mulligan yer alıyor.

‘Shi – Şiir’ kendimi sınadığım filmlerden biriydi. Yine iki seçim arasında kaldığım filmler arasındaydı. Saat hesabı uymayınca, ‘Ressamın Kontratı’ndan vazgeçip seçimimi ‘Şiir’den yana kullandım ve hiç pişman değilim. Yine uzun bir filmdi beni bekleyen. Torununa bakan büyükannenin kendi dünyası, yalnızlık halinde en azından bir şiir yazabilme isteği, filmin iç karartıcı alt hikayesinin dramını bir nebze de olsa alıp götürüyor yüreğinizden. Güney Kore Eski Kültür Bakanı Lee Chang-dong’un ‘Güneşli Kent’ini bundan tam üç sene önceki Film Festivali’nde izlemiştim. Bu nedenle ‘Şiir’, hüzünlü de olsa seçimlerim arasında yer aldı. Evet, süresi uzun ve evet, anlamlandırılamayan boşlukları var ama değer. Yaşlı Mija’nın yaşamı,  dünyasında gelişenlere tepkisi ve borcunu finalinde ödediği şiiri sizi etkileyecek. Herkese öneremediğimi de dip not olarak düşüyorum.

İlk gün Carlos Saura’nın ‘Flamenko Flamenko’ sunu izledim ya, fazlasıyla memnun kalsam da beni kesmedi ve ünlü flamenko üçlemesinin ilk halkası 1981 yapımı ‘Bodas De Sangra – Kanlı Düğün’ filmini izlemek üzere düştüm yollara. Gösterim City’s festival salonundaydı. Bazı filmlerde hiç aksamayan festival seyircisinin bitmek bilmeyen geç girmeleri, filmi bir türlü başlatamamaları ve başladığında da baş gösteren teknik sorunlar (başlar gözükse ayaklar kesik, ayaklar gözükse başlar kesik) filme gölge düşüremedi. Kumpanyanın Federico Garcia Lorca’nın Kanlı Düğün adlı oyununun flamenko uyarlamasını, makyajından giyimine kadar tüm detaylarını anlatan film, müthiş prova sahnesiyle son buluyor. Bu nefis klasik, anlatılmaz yaşanır… Ağır çekimin vücut diliyle tavan yaptığı sahne, filmi görmek için yeterli sebep. Hala izlemediyseniz hiç durmayın. ‘Kanlı Düğün’ü izlemek, taş plaktan müzik dinlemek gibiydi.

Finali, çok konuşulan filmlerden ‘The Killer Inside Me – İçimdeki Katil’ ile yaptım. Yönetmenliğini Michael Winterbottom’ın yaptığı film, Jim Thompson’ın 1952 tarihli meşhur romanından uyarlama. Başrollerinde ise Casey Affleck, Kate Hudson, Jessica Alba ve Simon Baker gibi göz alıcı isimler yer alıyor. Küçük, mutlu, huzurlu ve aydınlık kasabada, görünürde kasabanın tüm özelliklerine uyan şerif yardımcısı Lou Ford (Casey Afleck), kasabalıdan gizlediği sosyapat kimliğiyle tanıştırıyor bizi. İşin içine, kasabanın fahişesi Joyce (Jessica Alba), Ford’un uzatmalı sevgilisi Amy (Kate Hudson), şiddet ve bitmek bilmez acımasız cinayetler giriyor. Dedektifler iz sürmeye çalışırken, biz tüm çıplaklığıyla ayan beyan tanık oluyoruz bu vahşete. Casey Affleck, Jesse James filmindeki Ford karakterini bir gömlek daha yukarı taşıyarak, ikinci Ford’u layıkıyla oynuyor. Anlamsız kalan finalini, tuhaf karakterleri ve nedenlerini öteleyebilirseniz izlemek isteyebilirsiniz.

Filmlerin detaylı kritiklerini vizyon tarihleriyle paralel tekrar dillendireceğim. Şimdi, festivalin ikinci yarısında izlenecek filmler için takibe devam…

P.S. Ne varsa klasiklerde var diyor, klasiklere daha çok zaman ayırmanızı diliyorum.

İyi festivaller

 

 


0 Comments

Trackbacks/Pingbacks

  1. İstanbul Film Festivali ve İkinci Hafta Filmlerim | - [...] Festivalde ilk hafta izlediğim filmlerle ilgiyi yazıyı okumak için tıklayın. [...]

Leave a Reply