Gerçek hikayeden senaryolaştırılmış bu anlaması da, izlemesi de, yazması da zor olan film gerçekten çok etkileyici. İran’da geçen hikayede en ilginç olan ise başından beri bilinen, hatta filme adını veren finalin, sonuna doğru yaklaştığınızda bile sizi şoka uğratıyor olması, kanınızı dondurması. Çok ciddi satış rekorları kıran bu kitap İran’da da yasaklandı zaten. Filmde Soraya’nın halası Zehra karakterini canlandıran Shohreh Aghdashloo bildiğiniz gibi ‘House of San and Fog’ filmindeki rolüyle Oscar’a aday gösterileren İran’lı ilk oyuncu olmuştu.
“Soraya’yı Taşlamak” İran asıllı Fransız yazar Fereidoune Sahebjam’ın romanından senaryolaştırıldı. Yazar maalesef romanının film halini göremedi ama geride tüm dünyada yankı uyandıran bu filmi bıraktı. Ülkemizde vizyona girecek mi girmeyecek mi derken sonunda bu hafta vizyona girdi. Film pek çok dini ve politik yorumları da beraberinde getirecek eminim ki, ben pek de onlara değinmeden yazmaya çalışacağım.
Yıl 1986, gazeteci Freidoune (James Caviezel) İran’ın Kupayeh köyünden geçerken yolda arabası bozulur. Mecburi durakladığı sırada arabasını tamire bırakırken, siyah çarşaflı kadın adamın gazeteci olduğunu anlar. Zor koşullar altında onunla konuşmaya çalışan Zehra, ona bir gün önce yaşanan hikayeyi anlatmak ve tüm dünyaya duyurmak ister. İşte film bir gün önce yaşanan hikayeden oluşmaktadır. Gazeteci herkesin deli dediği bu kadına pek inanmasa da gazeteciliğin verdiği görev aşkıyla koyar kaseti ve Zehra anlatmaya başlar…
![]() |
Zehra’nın yeğeni Soraya yani Süreyya (Mozhan Marno) 22 yıldır Ali’yle evli, sürekli dövülen, 2 erkek ve babaları tarafından hiç de değerli görülmeyen 2 kız çocuğu sahibidir. Ali, komşu köyde gardiyan olarak çalışırken, idam mahkûmu bir adamın gencecik kızına (14) gönlünü kaptırır. Yalan dolanla yaptığı işinde adamı idamdan kurtaracak, kızı da alacaktır. Aslında onu da eş olarak alabilir ama parası iki kadına bakmaya yetmeyince Süreyya’dan boşanmak ister. Süreyya ise kendi ve çocuklarının bakımı için bunu kabul etmez. Son zamanlarda gördüğüm en kötü karakterlerden olan Ali, Süreyya’dan kurtulmak için her yolu deneyecek gerçek bir figür olarak karşımızda.
Süreyya’dan bir türlü kurtulamayan Ali’nin fırsat ayağına gelir. Komşuları Haşim’in karısı ölünce, Süreyya hem iyi niyeti hem de para kazanma zorunluluğuyla onlara yemek yapıp yardım etmeye başlar. Acımasız koca Ali zamanla Süreyya’nın sadakatsiz olduğu yalanını önce hiç de tekin olmayan Molla’ya ve yine o adalet sisteminin bir parçası olan Muhtar’a anlatmaya çalışır. Tehditle bulunan yalancı şahitlerle de örgü tamamlanır. Herkes çıkarını çok da önemli olmayan bu kadının hayatından önde tutar. İkna etmekte hiç de zorlanmadığı bu süreçte şeriat kanunlarının da erkeğin yanında olmasıyla Süreyya günah keçisi seçilir ve cezası kesilir. Recm (taşlanma) uygulanacaktır…
![]() |
Gerçek hikayenin tüylerinizi diken diken edişi, Süreyya’nın ve tüm kadınların bunu kabullenişi, taşla öldürülme alanına gidişi ve bekleyiş… Filmin başında tüm bunları bilmemize rağmen hep bir umut diyorsunuz. Beline kadar bir çukura gömülen Süreyya’yı önce baba taşlar, bir türlü denk gelemeyen taşlarla iyice sinirlenen Ali ilk ve en acılı vuruşunu yapar, tam da alnının ortasına. Ardından babalarının sürekli doldurduğu yarının Ali’leri olan Süreyya’nın küçük oğulları.
Filmin merkezi olan “Taşlanma” sahnesi hiç de öyle gösterilmeyen sansürlenen bir şiddet sahnesiyle çekilmemiş. Vahşetin pornografisi bu olsa gerek. Yönetmen Nowrasteh gerçek bir recm sahnesi çekmiş sanki. Gayet göstere göstere, etki edecek şekilde ve sanırım tam da bu amaçla, kanlı bir taşlama sahnesi. Başına isabet eden taşlarla kafasının geriye doğru gitmesi akıllardan çıkmayacak bir sahne. Taşlanmayla öldürülmenin tüm belgeselliğini izliyoruz filmde. Nasıl insanlık dışı ve ve en önemlisi de ne kadar uzun bir süreç olduğunu… Süreyya’nın korkusu ve insanların coşkusunu aynı karede izlemek. Yaşadığı fiziksel acıyı ise ancak bir yere kadar tahmin edebiliyoruz…
Sormadan edemiyorsunuz kendinize, nasıl bir insanlık, nasıl bir adalet, nasıl bir vahşet… Dini ve ahlaki kısımlara hele de bunların açıklarına hiç girmiyorum bile…
Keşke bizim töre cinayetlerine de bu denli gerçekçi yaklaşılıp böylesi bir finalle filmi çekilebilse. Biliyorum zor, hatta imkansız. Buna en yakını Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” filmiydi sanırım. Ancak onda da beklenen olmamış, gerçekle bağdaşmamış, filmden öteye geçememiş mutlu sonla biten bir final görmüştük.
İzlerken tüm bu düşünce yapısını anlayamıyor, olanı kavramaya başladığınızda da izleyemiyorsunuz. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film, izleyin, izlettirin…
Özgürlüğün ve medeniyetin kıymetini bilmeye…


Bir yanıt yazın