Tolstoy’un Son Günleri ve Karısı Sofya – The Last Station

Bu haftanın benim için en ilgi çekici filmlerinden “The Last Station – Aşkın Son Mevsimi”, Tolstoy’dan ziyade Tolstoycuları ve nasıl Tolstoycu olunuru anlatan mükemmel bir dönem filmi. Bu filmdeki rolleriyle Oscar’a da aday olan bu iki ünlü oyuncudan Christopher Plummer gerçekten Tolstoy’muş gibi oynarken, Helen Mirren ise Sofya karakteriyle harikalar yaratıyor. Demedi demeyin ve biran önce izlemeye bakın.

Az önce de belirttiğim gibi, bu dönem filminde Tolstoy’dan çok Tolstoycuları izliyoruz. 48 yıllık hayat arkadaşı Sofya, babasının fikirlerinin savunucusu olan kızı Yaşa, Tolstoy hareketinin en birinci destekçisi ve sahibi Çerkov ve tabii ki Çerkov’un Tolstoy’un asistanı olması için görevlendirdiği Tolstoy hayranı genç Tolstoycu Bulgakov. Hepsi dünya standardında ünlü isimler, yine dünyaca ünlü fikir ve sanat adamı Tolstoy’un filminde buluşmuş ve mükemmel bir iş çıkartmış.

Film, Lev Tolstoy’un son günlerini işliyor. Tostoy’un eserlerini, nasıl dünyaya mal olduğunu ve nasıl bir hayat yaşadığını bilmiyoruz, daha doğrusu görmüyoruz. Malikânesinde ailesiyle yaşayan Tolstoy, yaşlı ama hala yazmaya devam ediyor. Karısı Sofya ise her anını ona adamış ve hala çok seven bir kadın olarak karşımızda. Çerkov, Tolstoy’un asistanlığı yapması üzerine hevesli genç Tolstoycu Bulgalov’u işe alır. İlk başta çok da önemsemediğimiz bu genç adam, zaman içinde Tolstoy ve çevresindeki kişiler arasında en kilit kişi olup çıkar. İtiraf etmeliyim ki Bulgakov’u canlandıran James McAvoy’u çok başarılı buldum. Hele daha filmin başlarında, Tolstoy ile ilk karşılaştıkları sahnede yüzündeki ifade, bu büyük insana duyduğu hayranlık ve saygıyı gizleyemeyen gözyaşlarıyla sergilediği mükemmel performans kaçırılmayacak bir sahne.

Askin Son Mevsimi

Artık yaşlanan Tolstoy aslında zenginlikten, lüks ve saltanattan nefret etmekte ve tüm eserlerini daha doğrusu özel mülkünü halka bağışlamak istemektedir. Bu konudaki çalışmalarını ise Çerkov sürdürmektedir. İşte bu noktada, Sofya’nın hırçınlığını, kocasına bağlılığını ve kimilerine anlayışsız gibi gelecek davranışlarını görebiliyoruz. Çerkov, Tolstoy’u Rus hatta tüm dünya halkına mal etmek isterken, karısı Sofya bunun olmasına karşı gibi görünmektedir. Vasiyetini değiştirip tüm mülkünü halka bırakma taraftarı olan Tolstoy’u Çerkov’un etkilediğine inanmakta, çocuklarının geleceği için vasiyetin değişmemesi gerektiğini savunmaktadır. Sofya’yı tek anlayabilen ve dost olabilen kişi ise, Çerkov’un işe aldığı genç Tolstoycu Bulgakov oluyor. Tabi bunun zemininde, kendi gibi Tolstoycu grubundan olan genç kadın Maşa’yla ilk aşkını yaşıyor olması yatıyor. Kadın erkek ilişkilerine farklı gözle bakmayı öğrenen Bulgakov, tarihe, halka mal olmuş insan ile ona sıkıca bağlı Sofya arasındaki dengeyi korumayı çalışıyor. Tolstoy’un pek çok eserinin ilham perisi olan eşi Sofya, kendini geri planda kalmış hissederken, Çerkov’la aralarında amansız bir soğuk savaş yaşanıyor aslında. Her ikisi de Tolstoy’a hayran, her ikisi de kendilerine göre sebeplerle onun iyiliğini istiyor. Hal böyle olunca da evde kavga gürültü hiç eksik olmuyor. Aşkın her halini bulabileceğiniz bu evlilikte Plummer ve Mirren o kadar güzel oynamışlar ki, diyecek söz bulamıyorum. Sideways, Sihirbaz ve Cinderella Man gibi filmlerdeki performansıyla da harikalar yaratan, her zaman yan rollerin adamı olan Paul Giamatti ise Çerkov karakteriyle Sofya’ya karşı, ustası Tolstoy’a saygısından çok ileri götüremediği nefret ilişkisini tam anlamıyla gözler önüne seriyor. Sanki biri karısı diğeri de metresi gibi ilerleyen birbirlerine alt edememe ilişkileri, Tolstoy ölünceye kadar devam ediyor. Büyük insan olmak, tarihe mal olmak böyle bir şey olsa gerek, 48 yıllık evliliği sürdürebilmek bile mucizeyken, inişli çıkışlı da olsa hala aşk yaşayabilmeyi başarabilmişler. Yine bir huzursuzluk anında, vaktin geldiğini düşünen Tolstoy evden ayrılıp huzur bulmak için yollara düşünce aralarındaki gerçek aşkı daha bir anlayabiliyoruz. Filmde zaman zaman Sofya’yı anlayamayıp kızarken, zaman zaman da Çerkov’a kızıyorsunuz.

Askin Son Mevsimi

Aslında hayatı boyunca iyi koşullarda yaşamış, zengin bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, hep iyi okullarda iyi derecelerle okumuş Tolstoy’u, hayatının son döneminde tamamen kendi seçimiyle pejmürde giysiler içinde görüyoruz.

81 yaşında bir tren istasyonunda görevlinin evinde ölen Tolstoy’un son dönemine tanık olduğumuz filmi izlemenizi öneririm. Tam bir biyografi olmasa da dönem filmi sevenlerin çok keyif alacaklarına eminim.

İyi Seyirler

Hilal

Yorumlar

“Tolstoy’un Son Günleri ve Karısı Sofya – The Last Station” ögesine 2 yanıt

  1. Eylem

    Bu filmde Helen Mirren mükemmeldi, oscarı alamaması çok üzücü

  2. ada

    kesinlikle izlenmesi gereken bir film ! sinemadan çıkalı henüz 1 saat oluyor.. tüm sinema severler için bu yorumu bir an önce yazmak istedim.

    tüm oyuncuların rollerine hakimiyeti bir harika. mutlaka izleyin..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir