Daha kendisi gelmeden hakkında yazılanlarla yeteri kadar merak uyandırması yetmezmiş gibi beklentiyi de beraberinde getiren “Inception” sonunda vizyona girdi. Genel kanım beklentileri fazlasıyla karşıladığı. Bir kere izlenerek hemen rafa kaldırılacak filmlerden biri olmadığı içinde ayrıca mutlu oldum. Tadı damağımda kala kala, tekrarını daha detayda ve görseline daha odaklanarak keyifle izleyeceğimi düşünüyorum. Filmden çıkar çıkmaz aklıma ilk gelenin Matrix filmini izleme isteği olması size film ile ilgili az çok ipucu verecektir eminim. Her ne kadar Matrix çağrışımlı sahneler tanıdık gelse de, Matrix’le ya da yönetmenin diğer filmleri Prestij ve Akıl Defteri ile karşılaştırmanın çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Nolan, bu filmin senaryosu üzerinde ilmek ilmek çalışmış ve bana göre ortaya öncelikle müthiş bir görsel şölen ve tabii ki hayatının gerçekliğini sorgulamamızı sağlayan bir senaryo çıkartmış.
Filmin konusunu anlatmak haksızlık olur düşüncesinden çok da uzaklaşmadan bu kafa karıştırıcı filme bakış atmak oldukça zor aslında. Başlangıç’ın başkarakteri Cobb (Leonardo Di Caprio) gözlerini deniz kenarında açmaya çalışarak selamlıyor bizi ve film bu açılışla, gizeme doğru bir sinyal yolluyor.
Cobb, bir hırsız. Öyle bildiğimiz hırsızlardan değil, insanların en savunmasız (bu filmle birlikte rüyaların o kadar da savunmasız anlar olmadığını düşüneceğiz aslında) anlarına yani rüyalarına girerek bilinçaltındaki düşünceleri çalan, bu konuda uzmanlaşmış işinin ehli bir hırsız. İlkinin hemen devamında gelen sahnede ki aksiyon ise bizi koltuğumuza sabitliyor adeta. Ortada uçuşan silahlar, gayet konuya hakim insanların diyalogları bizi bilinmeyene doğru yavaş yavaş çekiyor. Anlıyoruz ki gerçek hayatta kabus olan ölmek, rüyadan çıkmanın tek yolu. Cobb istemeye istemeye de olsa işini hakkıyla yapmaya çalışırken O’nun bilinçaltına önce ucundan sonra daha derinden girebiliyoruz. Son müşterisi Saito, Cobb’a bugüne kadar düşünmediği ahlakı zorlayan bir teklif sunuyor.
![]() |
İşlediği yasa dışı işler sebebiyle de ailesini görmekten men edilmiş ve çocuklarının özlemiyle boğuşan Cobb, bu hakkın iade edilmesi koşuluyla yaptığı işin tam tersini yani bu kez bilgiyi çalma değil yerleştirme teklifini kabul eder. İşte o anda anlıyoruz ki izlediğimiz ilk kısımlar sadece daha bir adım. Film bu teklifle yeni bir boyut kazanıyor ve yeni iş, kurulan ekiple tam bir şenlik halini alıyor. Cobb’a bu hüneri ya da laneti kazandıran, Nolan’ın özellikle son yıllarda vazgeçemediği oyuncusu Michael Cane’in canlandırdığı Miles, Cobb’un sağ kolu, giriş gelişme ve sonuç adamı Arthur (Joseph Gordon Lewitt), ekibe Miles önerisiyle katılan yeni mimar Ariadne (Ellen Page), benim favori adamım haline gelen bukalemun ve iş bitirici Eames (Tom Harby) ve bu yeni görevde ihtiyaç duyulan yegane isim kimyager Yusuf (Dileep Rao)
![]() |
Stario’un rakibi genç işadamı Robert Fischer (Cillian Murphy) babası ölüm döşeğinde yeni mirasa sahip olmak üzereyken, rüyanın merkezindeki denek rolünde. Zor bir görev ekibi beklerken biz de onların başlattığı dünyaya tanık olmakla kalmıyor, adeta içine giriveriyoruz. Özellikle son yarım saati gerçekten çok etkileyici. Çok katmanlı rüya derinleştikçe oluşan sahneler tam bir görsel şölen. Her bir rüyanın paralel ilerlediği kısımlarda efektlerin ve görselin tavan yaptığını söyleyebilirim. Aksiyon demeye içim elvermiyor, o kadar sanatsal işlenmiş ki her bir sahne. İşte sırf bu sahneler için bile tekrardan izlenmeye değer.
Cobb’un karısı Mal rolünde izlediğimiz Marion Cotillard ise filmin en kilit karakterlerinden biri elbette. Filmin müzikleri arasında sıkça duyacağımız Edith Piaf klasiği ise Marion Cotillard’a Oscar kazandıran bu role bir gönderme gibi adeta.
“Başlangıç” filmini tıpkı adı gibi her şeyin başlangıcı olarak algılamak mümkün. Filmin finali sadeliğinin yanında pek çok düşünceye gebe olabilecek ve bize filmin devamını –umarım- getirebilecek nitelikte. Cobb’un ustası Miles rolündeki Michael Cane, bu kadar az rolle yer alıyorsa vardır bir sebebi diyor ve finalde bize yeteri kadar gösterilmediğini düşündüğüm sahnenin içeriğini ikinci filmde göreceğimizi umuyorum.
Gözlüklerin ağırlığından hiçbir zaman izlemeyi tercih etmediğim üç boyut hali, bu filmin bazı sahnelerinde çok hoş olabilirdi diye düşünüyorum.
Gerçeklik nerede başlıyor, nerede bitiyor? Sanırım bütün mesela bu.
İyi seyirler
Hilal


Bir yanıt yazın